HÜLYA NUTKU nutkuhulya@gmail.com

Sanatta ve Tiyatroda Yaratıcılık

 Yaratıcı duruma geçen birey dünyayı çok yönlü etkileşimler içinde görüp algılayabilir. Ancak edindiğim deneyimlere göre yazarlık eğitiminde hemen Marie ve George gibi kimliklerden yola çıkarak oyun yazan öğrencilerime daima önce kendi aile, arkadaş, komşu, mahalle, çevre ve oradan da yaşadıkları ülkeye baktıktan sonra evrensel olana uzanabileceklerini, yoksa bunun bir özentiden öte bir malzeme olamayacağını söylemişimdir. Eğer öncelikle çevresinde yaşadıklarından bir anlam çıkarabiliyorsa o zaman çağının getirdiği gerçekleri daha doğru yorumlayabilir. Ancak ulusal olan yazarların giderek kazandıkları duyarlıkla evrenselliği yakalayan yazarlar olduklarını söyleyebiliriz. Tıpkı Çehov’un Rusları, Moliere’in Fransızları, Shakespeare’in İngilizleri çok iyi tanıdığı için evrenselliği yakaladığını söyleyebiliriz. Ya da bir başka deyişle Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök  Bakır adlı eserini filme çekmek isteyen Zülfü Livaneli’ye Macar sinemasının ünlü yönetmeni Tarkovski’nin “Eğer kendi ülkeni çok iyi tanıyorsan bu filmi çekmelisin” dediğini anmsatmakta yarar var.

Eğer çocuklarımıza tasarlama ve yaratma sevgisi aşılamak istiyorsak buna öncelikle kendi kabuğunu kırmak yani kendini tanımakla başlayabiliriz. Daha sonra kendini tanıyan bireyin kendisi için nelerin dert olduğunu sorması gerekir. Karşılaştığı olgular üzerine hoşgörülü, çok yönlü düşünebilme yetisi edinen genç öncelikle sanat eğitiminde 1- Yaratıcı yeteğinin farkına varacak, kısaca kendisini keşfedecek  2- Bilimsel yeteneğini okul yoluyla geliştirecek, araştırmaya yönelecek 3- Yaşadıkları, gördükleri, değerlendirdikleriyle gözlerini evrene çevirdiğinde ise sanatçının duruşunu belirleyen dünya görüşünü kazanacaktır. Bu üç evrede emek isteyen süreçlerdir hem bireyin kendisini tanıması, hem öğrenmenin bitmeyen bir süreç olduğunu algılaması, hem de uslubunu, tarzını, duruşunu belirleyen dünya görüşü… Bu zorlu süreci aşan birey ancak o zaman dinamik, gelişmelere açık, olan bitene duyarlı, hoşgörülü ve yaratıcı hale gelecektir. İşte o zaman yaratıcı ve üretici olacaktır.

İmgelem gücünün geliştirilmesi de eğitimle mümkündür, birey de bu güç vardır, açığa çıkarılması ona yaratma isteği verecektir. Doğal olarak çıkış noktasında sanatçı adayının bilindik ustalara özenmesi ve onlardan feyz alması doğaldır ama sanat bilinenin tekrarlanması değil yapısal ve dinamik özelliklerin yeniden kurgulanması üzerine kuruludur. Denge ve uyumun gözetildiği ne yapıldığı değil nasıl yapıldığının ön plana çıkarılması gerekmektedir. Sahne sanatlarında görsel mantık kurallarının uygulanabilirliği geçerlidir. Yaratıcı birey bu yolla yorumlama, gözlem gücü, iletişim kanallarını kullanabilme, düşünme becerisini geliştirebilir. İnci San’ın da dediği gibi önemli olan bireyin çoktan seçmeli bir test sorusundaki olmayan  şıkkı bulabilmesidir. A-B-C-D-E hiçbiri…Hiçbirinin de ötesinde hangisi? Ya da yaratıcılık kışın karda bale pabuçları ile yürüyebilmek ya da eve kapı ya da pencereden girebilmek yerine bacadan girmeyi deneyebilme cesaretidir. Çevre sanatçıyı besler, sanatçı ise çevreyi değiştirir.

Herbert Read’e göre “estetik duyarlığın eğitilmesi, eğitimin en önemli ve temel görevlerinden biridir” Bu anlamda uygulama ve kuram arasındaki denge eğitimde önemli bir yer tuttuğu gibi, önemli olan eğitmenin kendisinden çok yetiştirilen sanatçı adayının kendisidir. Yoksa eğitim beyni bilgiyle tıka asa doldurmak değil, bireyin bilgiyi seçme olanağını ona sunmaktır. Seçme fırsatı yaratan bir eğitim gereklidir. Özgün olmak, farklı çözümlemelere gidebilmek, araştırma heyecanı aşılamak, değişik seçenekler sunulmasının istenmesi, sınırların zorlanması yaratıcılık, bir displin anlayışı içinde geliştirilebilir yoksa dikte etmekle yol alınamaz.  Yaratıcılığın sınırları olmadığı gibi aynı zamanda yaratıcılık bir nevi meydan okumanın da kendisidir. Sanatta sözü edilen problemler sanatın doğası gereği kesin, net, tek bir yanıtı olan problemler gibi değildir. Sanatın güzelliği de bu tek yönlü değil yorumlamaya açık olmasından kaynaklanır.

Friedrich Nietzsche’nin '90 yılında çevrilen ve Ara yayınlarından çıkan İyinin ve Kötünün Ötesinde Bir Gelecek Felsefesini Açış adlı yapıtında söylediklerini önemsiyorum: Ona göre “Kim temelde öğretmense, öğrencileriyle ilgili bütün herşeyi ciddiye alır, kendini bile” diyor. Bu sözler eğitimde eğitimcinin yerini belirlerken öğretmene şöyle de önemli bir görev yüklüyor “Yetenekli olmak yetmez: buna izin vermemiz de istenir”. Sanatçı adayının özgüveni bu özellikleri kapsayan bir eğitmen, onun yol göstericiliği ve yapıcı eleştirileriyle gerçekleşir.

Yaratıcılık konusunda Sevda Şener Hoca'mın bir örneğini çok severek anımsarım: Sevda hocamın kızı Aslı’nın sınıfında, öğretmen öğrencilere konveks ve konkav aynalama yani içbükey ve dışbükey aynayı anlatmak için sınıftan derse birer kaşık getirmelerini ister. Herkes getirdiği kaşığa bakarak, iç bükey kısımda baş aşağı dışbükeyde ise düz olan görüntüsü ile ilgilenirken öğrencilerden biri sınıfa getirdiği tahta kaşığa bakarak “Göremiyorum, göremiyorum!” diye hayıflanmaktadır. Öğretmen disiplini bozduğu için bu öğrenciyi sınıftan çıkarır. Oysa Sevda Hoca'ya göre bu öğrenci geleceğin önemli bir komedyeni olabilir. Üstelik yaptığı şey, diğerlerinden farklı yaratıcı, yenilikçi bir tavır içermektedir.

Yaratıcılık da algının önemi de büyüktür. Çevrenizde olup bitene duyarlılık, bir kuşun sesini duymak, bir sokak hayvanının acizliğini görebilmek, taşların arasında açan bir çiçeği yakalıyabilmek gibi…İnsanlara kendilerini eğitme fırsatı tanıyabilmektir yaratıcı eğitim…. Sanatla bilimi, bilimle sanatı kardeş kılabilmek, ilgi, duyumsama, hissetmek, algılama, mantık ve sezgiyle doğruya ulaşma çabası bireyleri farklı kılan yandır. Görsel duyarlılık kazanmak sanatçı adayının görsel düşünme olanağını kazanmasına da yolaçar.

Görsel duyarlık kazanması konusunda öğrenciye bir fotoğraf göstermek, karakter resimleri sunmak buradan yola çıkarak hikâyesini yazmasını istemek ya da kelimeler vererek bu kelimelerden yola çıkarak anlamlı bir öykülendirme yapmasını istemek de hem görsel hem de kelimelere yönelik ilgi ve sevgiyi arttıracaktır.

Ayrıca sanat eğitiminde grup dinamiği, grup çalışması kadar disiplinlerarası çalışmalar da önemli bir yer tutar. Başka alanlardan beslenmenin önemi, yaratıcılığındaki boşlukları değerlendirmede rehber olacaktır.

Ayrıca sanayileşen bir toplumda ve yaratılan mekanik ortamda duygusallıktan giderek uzaklaşılmaması için sanat gereklidir, sanat yoluyla empati kurabilme becerisi ve yine sanat yoluyla bireyin doğa-insan ve maddeyle olan ilişkisini en iyi şekilde değerlendiren bir yaklaşımla farkındalık yaratılması da  eğitimin işlevidir. Bunun dışında sanat eğitimi ruhsal yönden uyumlu bireyler yaratır. Analiz ve sentez yapabilen, yoruma gidebilen, çözüme yönelik düşünce üretiminde bulunan, seçen, eleyen ve yoğunlaştırarak sunan bireyler oluşturur. Duygu ve izlenimlerin paylaşımı sunan kadar paylaşanın da ruhunun yücelmesini sanattan kültürden keyif almasını sağlar.

Kısacası, sorunların çözümünde yaratıcı süreç önemlidir. Yaratıcılara kendini ifade etme, kendini gerçekleştirme olanağı verir. Sanat, yaşayarak öğrenmenin en güzel yoludur.

 

    Sanatı ve sanat eğitimini, ister bir olgu ya da bir süreç olarak ele alalım, sanatçının olduğu ortamda alıcının, eğitimin olduğu ortamda da eğiten ve eğitilenin varlığı önemlidir. Bir toplumda sanatın gerekliliğini hissettirmek ve o sanata duyulan ilgiyi sanatsal hazza dönüştürme çabası gerçekleşmezse yapılan iş özentiden öteye gidemez. Sanat ve eğitim arasında temel bir bağ vardır ve bunun ön şartlarından ilki idarede görev alanların ve karar organlarının kısacası sanatı yönlendirenlerin ”Sanat eğitimi nedir? Ne olmalıdır?” sorgulamasını yapmaları ve sanat düşüncesine sahip olmalarının gereği, ikincisi eğitim görenler yani öğrenciler için sanatın bir gereksinim olduğunu ve bunu kavratmaya, yönlendirmeye çalışan eğiticiler açısından da sanat ve eğitiminin ne olduğunun bilincini taşımak, üçüncüsü de kurum olarak, araç ve gereçler açısından bu ideale ulaşmada kullanılan verilerin ve mekanların önemidir. Hiç kuşkusuz,  bu üç temel gereksinim birbirinden ayrı olarak düşünülemez.

Bireyin algı yetisi ve sezgilerinin doğal sonucu olan imgelem ve yaratma gücü onun yeteneğinin yansıması için ön koşuldur. Eğer birey bu noktada bir doyumsuzluk yaşıyor ise ve tedirginliğinin nedenini imgelem ve yaratma isteğinin doyurulmamasından kaynaklandığının bilincinde de değilse, o zaman bu farkında olmayış onu kısır döngü içine sürükler ve o çağdışı bir yaşamın içinde yitip gider. Yok eğer birey bu yoksun bırakılışı bilinç düzeyine çıkarabilmiş ise o zaman farkına vardığı bir mutsuzluğu yaşamaktadır ama yetiştiği, geliştiği kültürel ortam içinde yaşamı anlamlı kılma çabasına girmeye çalışır.

Platon mutlu insanı tanımlarken insanın “insani işlevlerin en yükseği olan düşünme ve temaşa etme “gücüne inanır. Bilim, sanat ve felsefe bu anlamda ilgi alanının yaratılmasında rehberdir. Birey henüz çocukluk döneminde iken zekânın oluşumu ve gelişimi sırasında yaygın bir alıcı yetiştirecek çevre ve kültürel ortam yaratılırsa sadece bireyin değil, toplumun gelişimi ve çağdaşlaşması da sağlanmış olur. Böylece toplumlar kendi kültürlerini diri tutar, geliştirir ve yüceltir ki bu da sürekli etkileşimin yolunu açar. Bugün artık kültürler arası, disiplinler arası, metinler arası ilişkilerden sözetmek bu gelişimin vardığı doruk noktaya bizi götürür. Bu yöneliş, etnik çatışmaları değil kültürel mozaiği algılamamızı sağlar. Sanat, özellikle de tiyatro, birlikte yaşama sanatı şansını güçlendirir.

Brecht’in şu sözleri tiyatronun bu anlamdaki işlevini çok iyi özetlemektedir: ”Tiyatromuz anlama heyecanını kışkırtmalı, gerçekleri değiştirmenin kıvancını duyurmalıdır insanlara.”

Yıllardan beri sanatın ve sanat eğitiminin hayatın içine yayılmasını özlüyoruz. Doğal olarak bu o kadar kolay değil, “Sanat uzun hayat kısa” ama geç kalınmış da değil. Öncelikle okul öncesi sanat eğitimi bir kültür politikası olarak ve ailelerin eğitilmesi yoluyla sağlanmalı, ardından da sanata eğilimi olan gençler bu eğitimi görüyor olmanın bilincini taşımalı, üçüncü aşamada da diploma bu eğitimin bitiş değil başlangıç noktasını oluşturmalıdır…Gençler çocukluktan itibaren birer birey olarak görsel, işitsel ve diğer duyularını kapsayan alanlarda yargılama ve yaratma yetilerini geliştirecek yolda eğitilmeli, onlara ilgi alanlarını keşfedecek şekilde uğraşı yolları gösterilmelidir Tıpkı geçmişte halkevlerinde, köy enstitülerinde, tatbikat sahnesinde yapılanlar gibi…Ancak o zaman özgür, atak, çağdaş düşünceli bireyler yetişebilir.

Bakmayı değil, görmeyi becermek, gevezelik değil, konuşma ustalığı kazanmak, eskiyle idare etmek değil yeni olanı yakalıyabilmek, kalıpları kırma becerisi, sabit düşünme ve aktarma değil yorum yapabilme yetisine ulaşmak…Bu düzeye ulaşan genç, sanat eğitimi görmeyi seçmişse o artık bir sanatsever ya da alıcı olmaktan öte sanatçı adayıdır ve kendini öyle hissetmelidir. Çünkü artık o, estetik kaygılar taşıyan biridir. İmgelem yoluyla sanatın evrelerinin öncesine nüfuz eder, sonrasını tasarlar. Estetik kaygılar ise onu hem ulusal olana hem de evrensel çizgiyi yakalamaya yönlendirir.

Eğitim sonrası daha da önemlidir, çünkü birey eğitimde teknik bilgi ve becerileri edinmiş bir eksper gibidir. Teknik olanla sanatsal olanın birleştirilmesi eğitim sonrası deneyimle elde edilecektir. Güzel olanı tarihsel ve toplumsal olanla buluşturur. Artık derdi, güzel olandaki geçici etkiyi yaratmak değil, çağdaş anlamda kurgulamaları kendine zorunlu ödev saymaktır. İşte bu noktada sanata yönelenler, sanat eğitimi almaya talip olanlardan daha çok,  sanatı yönlendiren, sanata destek olan, bu konuda eğitim verenler ve özellikle de sanat politikalarını düzenleyenler sanata bu açıdan bakarak kendilerine çeki düzen vermek zorundadırlar.

Yaratılan bir sanat eseri ticari, siyasi, ideolojik ve medyatik anlamda değerlendirmeye tabi tutulsa bile, eseri eser yapan onun antik değeri olan bir yapıt mı, yoksa tiyatro tarihi ve ya da sanat tarihi açısından değeri olması mı ya da çağdaş sanat anlayışına uygun olup olmaması açısından, değerlendirilmesinin yapılması mı sanat adına daha önemlidir. Kalıcı olan eserler de bu gereksinime yanıt verebilen eserlerdir. Yaratıcılığı besleyen estetik kaygıdır dedik bu kaygı sosyal ve beşeri alanlar içersinde bireyden topluma, toplumdan bireye giden bir çizgi izlediği için sanatsal kimliği yaratan da bu değerlerin toplamıdır. Örneğin Atatürk’ün dediği gibi “Tiyatro, bir milletin kültür seviyesinin aynasıdır” Biz eğiticilerin de temel görevi sanat eğitimini seçen sanatçı adaylarının bilinçli yönelişlerini ve içgüdüsel özellikleri ile içsel gerilimli yanlarını dengede tutacak ve bunu sanatsal bir üretime sokacak disiplini kazandırmak ve böylelikle sanatta öğrenme ve eğitilme yoluyla yaptıkları işe kimlik kazandırmaktır. Son günlerde sosyokültürel ortamın yerini sosyo-ekonomik ortam aldığı için, yaygın eğitim politikaları da yerini raslantısal eğitim politikalarına bırakmış, gerçek eğitim ise yerini “mış gibi yapılan eğitime” bırakmıştır. Stanislavski’nin “Sanatta kendini değil sanatı kendinde sev” sözlerine bir nazireymiş gibi pedagojik formasyondan uzak bazı sanatçıların adı sanatta kendini sevmelerini beslerken eğitimi ticari olarak düşünenlerin de malzemesi olmaya devam etmektedir.

Sanat eğitiminde kuramdan uzak, salt beceri kazanmak, hüner göstermek de bireyi aydın yapmaz. Beceri bilgiyle süslenmelidir ki senteze ulaşabilsin. “Roman okuyacağına, resim yapıp, müzik dinleyeceğine dersini yap!” diye yetiştirildiğimiz bu toplumda büyükanne, büyükbabalar ile bugünün anne ve babalarından  işe başlamak gerekir. Bu nedenle bizler salt sanatçı yetiştirmekle kalmayıp onların alıcı olmasını da sağlamaya çalışıyoruz. Burada alıcı sözcüğünü; sanatı alımlayan, bakan, dinleyen, seyreden özellikle izleyen anlamında kullanıyorum. Derslerde seyirci yerine izleyici dememdeki anlam yükü de, izleği takibedebilecek yetiye ulaşmış alıcıdır.

Sevgileriniz malzemeniz, acılarınız onu yoğurabilmek için tuzu, biberi, bilginiz yaptığınız işin özü, sunumunuz ise aydınlık Türkiye’nin harcı olsun. Bunun farkında olmak sizlere her gün yeni pencereler açarken aynı zamanda sanata yönelenleri sınırlayan kalıpları aşmayı, internet verilerinin yarattığı şablon kimliklerden kurtulup özgün düşünceleri olan bunların arkasında durmayı başaran kişiler haline getirecektir. Çünkü tiyatro sanatı kıskanç bir sevgili gibidir, ihmal ederseniz sizi hemen bırakır gider. İlgi ve sevginiz onu yaşatır ve sizleri mutlu kılar. Bu tıpkı bir örnekte verildiği gibi, çok şıklı bir test sorusundaki olmayan şıkkı arayan sanatçının derin düşünme arzusunun verdiği kıvanç duygusuna eş değerdir.

Yaratıcılık nedir? Bu kavramın tanımlanma çabası 20. yüzyılda psikolojinin modern bir disiplin olarak yaygınlık kazanmasıyla olmuştur. Bu kavramla ilgili ilk çalışmalar 1920' li yıllara rastlar. Ancak yükseliş dönemini  bilimsel gelişmelerin artışıyla 1960' larda yaşar. O yıllarda yapılan çalışmalardaki ortak nokta ise zeka ile yaratıcılık arasında kurulan bağdır. 90'lı yıllardan 2000'lere mileniuma doğru yaratıcılık teorileri psikoloji alanından kendini soyutlayarak ekonomik gelişmelere bağlı olarak sadece iktisadi alanda değil, aynı zamanda sosyal bilimler dışındaki alanlarda da bu kavram üzerine durulmaya başlanmıştır. 70'li yıllarda ülkemizde eğitim bilimi alanında saygın çalışmalar yapılırken bu alandaki araştırmalarda 2010' dan sonra büyük bir ivme kazandığını da söyleyebiliriz.

Yaratıcılık zek ve yeteniğin alternatifi olarak çağımızda yenilik ve problem çözmeye dayalı olarak ele alınmaktadır. Kavramlar arasında bağ oluşturma, yeniliğe açık olma, yeni düşünce ve kavram üretebilmeye dayalı yaratıcılık bugün artık geçerli olan tek bir tanımla açıklanmaktan uzaktır. Salt sanatın konusu olmaktan çıkıp iş dünyası, psikoloji, mimarlık, biyolojiye kadar uzanan kısaca yeni, özgün, beceriye dayanan, problem çözme odaklı, yararcı bir anlayışı içermektedir. Örneğin basit bir yemek tarifinden hayatın her alanında iz bırakabilecek yeni ve özgün olan her şeye doğru bir açılım sağlanmaktadır.

Tiyatro sanatına geldiğimizde kimine göre yazar doğulmaz, yazar olunur, kimine göre ise tersidir. Kişi yazar olarak doğar, ona yaratıcılık sonradan verilemez. Sanat eğitiminde temel bilgiler eğitim sırasında kazanılır, kişi bilimsel yeteneğini eğitimle edinirken, kişisel yaratıcılığı ona eşlik eder, bu da onun yeniye duyduğu özlemle ilgilidir. Sanatçının belli bir duruşunun olması gereği ise zamanla kazanılan dünya görüşünün bir getirisidir.

Tiyatro sanatı bir puzzle gibidir. Yazarın eseri sahnelenmek için yönetmenini bekler, dramaturg yoruma katkıda bulunmak için hazırdır; dekor-kostüm atmosferi sağlarken, makyaj-müzik-efekt vb…bu atmosferin tamamlayıcıları olarak ekibe katılır, metin puzzle’ın parçaları olarak rol dağılımını bekler. Oynandığı zaman anlam bulan bu sanat dalı, yaratılan karakterler yoluyla anlatılacak bir hikâyenin, yazarın söylemek istediklerinin yeniden birleştirilmesi ile ilk halindeki anlamını bulmaya çalışır. Eğitimde böyle bir şeyi anlatmak için parçalı gibi, maddeler halinde anlattığınız bir şey karşınızdaki öğrencinin öğrenmesini sağlayan parçalardır ama sonuçta bu parçalar bir bütüne ulaşarak anlam kazanır.

Günümüzde bir strateji uzmanının dediği gibi dijital dünyanın giderek hakimiyet kazanmasıyla da öğrenmenin yolları değişime uğramış ve öğretmen kavramı mesleki anlamda tehlikeye girmiştir.  Öyleyse çağdaş eğitim anlayışının temeli nereye oturmalı, eğitim salt bilgi aktarımı ise başarı sadece bilginin yeni kuşaklar tarafından da biliniyor olmasıyla özdeştir. Oysa bilgi aktarımı bununla birllikte kişilere beceri kazandırmak onları ilgilerine ve yeteneklerine göre geliştirerek, insanlarda zaten varolan yaratıcılık yeteneğinin ortaya çıkmasını sağlayarak ilerinin hem bilimde ve teknikte hem de sanatsal, düşünsel ve kültürel alanda üretmeye yönelik çabalara ulaşmak hedeflenmelidir.Burada sanatın işlevi bireyin bağımsız ve özgür bir anlayış içinde girişimci olması ve buna bağlı olarak kendi duygularını sansür ve otosansürden uzak, basmakalıp verilerden hareket etmek yerine, ezber bozan bir yaklaşım içine girmesini başarmaktır. Bu noktada güzel sanatların işlevi çok önemlidir. Çünkü güzel sanatlar eğitimi bireye zevk sahibi olma, duygularını açığa vurma, her türlü biçime norma özel ilgi duyma, anlatım biçimlerine yönelik bir estetik anlayış kazandırmaya yönlendirir. Onun için de uzmanlar yaratıcılığı geliştiren sanat eğitiminin bireyleri çok yönlü düşünmeye itmesi, kendisine, çevresine, diğer insanlara ve durumlara karşı uyanık olmayı teşvik etmesi, farklı olabilme ve farkındalık yaratma açısından, kendine özgü olabilmeyi ve karşılaşılan her an’a karşı değişik sonuçlara ulaşabilme hüneri kazandırması bakımından önemlidir.

    Bu bağlamda sanat eğitiminin yaratıcılık anlamında bireye kazandırdığı özgüven, kendini tanıma, yaşananlara karşı çözüm bulma yollarını yakalama olanağı sağlar.