HÜLYA NUTKU nutkuhulya@gmail.com

Türk Tiyatrosunun İlk Kadın Yazarı

(Fatma Nudiye Yalçı’ya İthafen)

  “Bana yanaşanlar benden ayrılamaz” açıklamasını yapması onu şaşırtır. Nudiye ileride tanışacağı, Kıvılcımlı’nın birlikte yaşadığı teyzesine hayran olur. Fatih’te oturan teyzenin kapısını çalarken, yoksul mahallenin bu iki katlı evinin çevresinden meraklı bakışlar Nudiye’yi süzmektedir. Anne, Kıvılcımlı’nın çalıştığını söylese de teyze ve anne onu üst kata çıkarır. Gece uyumadan çalışmakta olan Kıvılcımlı’nın yanına geldiklerinde, Nudiye kitabın taslağını İnsaniyet Yayınevi’nden aldığını söyler. Çalışacaklarını söyleseler de anne ve teyze beğendikleri bu kızla Kıvılcımlı’nın yalnız kalmasını uygun görerek, doğum yapan komşularını ziyarete gitmek için evden ayrılırlar. Bu iki kadın yıllarca işçi olarak çalışmış, Kıvılcımlı’nın tıp eğitimini tamamlaması için katkıda bulunmuş üstelik onun hapishane yıllarında da kazançlarını ona yönlendirmişlerdir.

Bir araya gelişleri bu araşturma içindir ve Nudiye kendisine ne Nizamettin Nazif’le ilgili ne de Nazım’la ilgili soru sorulmasından hiç hoşlanmaz. Kıvılcımlı’nın “Benimle birlikte yeniden doğacaksınız” sözleri ona şans değil, ancak birlikte yargılanmayı getirecektir. Çalışmalarını koruma altında tutmak ve gözden geçirmek üzere Nudiye’ye teslim etmesi, bu inatçı, kendini adamış adamın, çocuksu ve saf yanı Nudiye’yi etkiler. Evlerine davet ettğinde, Şişli’deki eve elinde bir şiirle gelen Hikmet Kıvılcımlı’yı Nudiye’nin ailesi Avrupai bulur, üstelik elindeki şiir de belli ki Nudiye için yazılmıştır. Sonra çalışmalarına dönerler. Bir yandan bahar gelir, bir yandan 1 Mayıs İşçi Bayramı, Nudiye polise götürülüp sorgulanacaktır. Bu oyunun Birinci Bölümünün de finalidir.

    İkinci Bölüm artık Nudiye ile ilgili politik sürecin ağır bastığı yıllardır. Hikmet Kıvılcımlı içerdedir. Sadece anne ve teyze kanalıyla kendisine bazı notlar ulaşmaktadır. Çıkan kitabı birbirlerine imzalayarak ithaf ederler. Anne ise içerdeki oğluna kazak örme çabasındadır, ardından tahliye haberinin gelişi Nudiye’yi heyecanlandırır. Hapis yıllarında yepyeni projeler üreten ve tuttuğu notları kolilerle taşıyan Kıvılcımlı’nın amacı Proleterya Kütüphanesi adında bir yayınevi kurmak, evden ayrılıp Nudiye ile yaşamaktır. Özgürlük, yıkanan çamaşırlar, ardından alınan duşlar…Yeni bir hayat, parti üzerine konuşmalar, Emekçi Kütüphanesi günleri, Sosyete ve Teknik kitabının basılışı, aynı yıl bir diğer kitabın çıkışı…Ardından basılan çocuk kitapları, Kerim Korcan’a duydukları sevgi, kitapların yakılışı, Hasan Ali Ediz’le ve Eczacı Vasıf’la kurdukları dostluklar, Nazım’ın partiden dışlanması ve Kıvılcımlı’nın Nudiye’yi Nazım’dan kıskanıyor olması, kabusa dönüşen güzel düşler ve bunun sonucunda Kıvılcımlı’dan ayrılmak zorunda kalması…Adi ve siyasi suçlular, nefes alınamayan bir ortam…O yıllarda yazılan Beyoğlu 1931 oyunu, Özdemir Nutku’nun “Varlıklı, hazır yiyici, sömürücü ve her çeşit sorumluluktan uzak, hiçbir işe yaramadıkları halde, toplumun kaymağını yiyen kişileri anlatan oyun” açıklamasını alıntılayan bu sözler, Bilgesu Erenus tarafından, Nudiye’nin repliklerine taşınır. Kıvılcımlı’nın ikinci tahliyesi uzun sürmez “Ortak çalışma evimizdeki masam duruyor mu?” sözlerinin ardından on yıllık bir hapis dönemi gelecektir. Marmara Denizi’nin ortası Pavli Adasına karşı yemekhaneden bozma bir duruşma salonunda, gerekçesi olmayan bir iddianame ile Nazım’ın şiirleri yirmi yıl, Nudiye on yıl ve Hikmet Kıvılcımlı’nın yayınları on beş yıl, Kemal Tahir on beş yıl ve Kerim Korcan’ın ifadeleri on iki yıl hapis getirir onlara. Yıl 1938’e ulaşır. Atatürk’ün ölümünü siren seslerinden öğrenirler. Sultanahmet Cezaevi'nden alınıp Sinop cezaevine sevkedilirler. Cezaevinde kayalıklara vuran dalgaların sesleri duyulmaktadır Nudiye için on yıl geçmiştir. 1947' de serbest bırakılır. Nudiye’nin tiyaro sanatçısı yeğeni olan Beklan Algan ancak 1961 anayasasının yarattığı ortamda annesi Emine Hadiye’nin Fatma Nudiye adında bir kızkardeşi yani teyzesi olduğunu o yıl öğrenir. O yıllardaki hapishane sürecinde Nazım’a el salladığını sanan Emine adlı kadın aslında yanlışlıkla Hikmet Kıvılcımlı’ya el sallamaktadır ve bu kadın Nudiye’nin ilerde yalnız kalmasının da nedeni olacaktır.

    Altıncı Bölüm “Gönülsüz Sürgün” yaftasıyla başlar ve 1954-1964 yıllarını kapsar. On iki yıllık gönülsüz bir sürgün, yıllar akıp gitmiştir, Vatan Partisi’ni kurma heyecanı içinde ne Nudiye ne de Kıvılcımlı kurucular arasında yoktur. Kerim Korcan başkan olur, kadın başkan istenmez “eksik etek” anlayışı ne yazık ki o yıllarda da egemendir, ardından partinin kapatılışı, aydınların kendilerini sorgulaması gereken bir süreçtir. Kıvılcımlı, Salacak’ta Emine hanımın köşküne yerleşmiştir. Emine Hanım'ın Ankara’ya annesinin yanına gittiği bir süreçte artık tedavi olmazsa ağırlaşacak olan Nudiye ile ilgilenen Kıvılcımlı ona Romanya’ya gitmesini önerir. Nazım’ın vatan hasretiyle öldüğü yıldır. Kıvılcımlı’ya tüm eleştirilerini sıralar, insanlarda seviye aradığını, sistemin bastırılmışlığını, yer kavgasının yersizliğini, sosyal cephede eşitlikçi, pürüzsüz ve tertemiz bir düzen olmadığını ama bunu özlediğini anlatır.

    Yüreğinde Nazım’ın acısı, bir mülteci vagonunda Bulgaristan’dan Sofya’ya doğru yolalır. Sonradan elimize geçmese de tam üç hikâye kaleme aldığını biliyoruz. Fatma Nudiye Yalçı, halen Kıvılcımlı’nın eşi diye anılır Nudiye, her zaman Kıvılcımlı’nın arkasında durur, çünkü o yaşamının 27,5 yılını içerde geçirmiştir. Nudiye, Varna’da tiroid bezi kanseri nedeniyle yaşamını yitirir.

    Yedinci Bölümü gelindiğinde başlık ya da Bilgesu’nun deyişiyle yafta “Bana Aşıktı Zavallı” başlığını taşır.  (Burada da dip not olarak vurgulayalım bu tümce Kıvılcımlı’ya ait ancak zavallı sözcüğü küçümseme değil, kadının çektiği çileli yaşama bir göndermedir diyor Mehmet Aslan )1964-1969 yıllarını kapsar. Bu bölüm onun hikâyesinin ülkemiz topraklarına taşındığı yıllardır. İçinde vatan hasreti, hatırlanma isteği ve aydınlık günlerin arzusuyla yitiririz Fatma Nudiye Yalçı’yı…Yeğeni Beklan Algan, Esat Yarar ve birkaç kişi ile Türkiye’ye getirilir. Oyunun finalinde şu sözler yaşananların anahtarı gibidir: “Keşke tüm insanlar horlandıkları yılların değerini bilip diğer yaşlarına bunu taşıyabilseler” ağır ama anlamlı bir hayatın özetidir bu.

    1904'te doğan ve 1969 yılında Bulgaristan’ın Varna kentinde ölen Fatma Nudiye Yalçı bir fikir insanı, aktivist bir kadın, inatçı ve sebatkâr aynı zamanda üretken bir yazarımız…Kitapları arasında basılmayan Sosyolojiye Giriş kitabı vardır. Çocuk kitabı ve siyasi kitapları yayınlanmıştır.

    Batı tiyatrosuna baktığımızda Martin  Duberman’ın Toprak Ana oyunu, Lorca’nın Marianna Pineda’sını okurken ya da Aksanat’da Kafka’nın Kadınları’nı izlerken, Sophocles’in Antigone’sini incelerken ya da Gorki Ana romanından Brecht’in uyarlamasını araştırırken aklımıza düşmez mi bizim kadın yazarlarımız kadınlarımızı ele alıyor mu? diye işte Beliz Güçbilmez’in düzenlemesiyle Frida Kahlo’nun yaşamı , Nesrin Kazankaya’nın Seyir Defteri (Julia), Nezihe Araz’ın Latife, gibi benzeri oyunların yanında iyi ki  Bilgesu Erenus gibi, biyografik kadın oyunları yazan yazarlarımız var. Güneyli Bayan, Halide, Kırmızı Karaağaç gibi oyunlara imza atarak biyografik oyun dalında daha fazla ürün vermeyi seçmiştir.

    Ancak 1931 tarihli Fatma Nudiye Yalçı’nın ne Beyoğlu 1931’i ne de Bilgesu Erenus’un Yaftalı Tabut, onaylanıp repertuvara alınsa da oynanmamış oyunlarıdır.

    9 Aralık 2001'de Wremen’de yapılan Dr.Hikmet Kıvılcımlı Sempozyumunda adı anılır. 2006 yılı 23 Temmuz’da Beklan Algan, Esat Yarar, Bilgesu Erenus, Emin Karaca, Ahmet Kale, Mehmet Aslan ve Sadık Göksu tarafından anılır. Daha sonra Kırkyama Kadın Dayanışması tarafından 20 Temmuz 2018' de bir anma daha yapılır. 2012 yılı onun mezar taşına isim yazdırıldığı yıldır. Cumhuriyet tarihimizin ilk kadın oyun yazarı yaşamı boyunca varolma savaşı vermiş bir kadındır.

    Sözlerimi, Atatürk’ten bir alıntı ile bitirmek istiyorum; Atatürk'ün 1923 yılının Ocak ayında, kadın ve kültür konusu üzerinde yapmış olduğu konuşmasından küçük bir bölümü aktararak bitirmek istiyorum:"İnsanlar dünyaya alınlarında yazılı oldukları kadar yaşamak için gelmişlerdir. Yaşamak demek, faaliyet demektir. Bundan dolayı bir toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o toplum felç olmuştur. (…) Bundan ötürü bizim toplumumuz için ilim ve fen gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek ve hem de kadınlarımızın elde etmeleri zorunludur".

 

 

   

 

 

 

 

 

,

 

Sanatsal yaratı, insanoğlunun en yüce özgürlük duygusudur.  Kadın ise doğanın ona verdiği en önemli özellik nedeniyle, doğal olarak yaratıcı bir varlıktır. Geleceğin Türk insanını yetiştirecek olan "en yüksek varlık" olarak kadını gören Atatürk. "Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir"der. Bu nedenle Türk kadının kendini bulmasında ve giderek yaratıcı bir duruma gelmesinde, Atatürk, ateşleyici bir güç olmuştur.

    Konumuz kadın ve kadın yazar olduğuna göre, bir soru ile başlamak istiyorum.

    Hepimiz ortaokul, lise kitaplarından, Türkçe ya da edebiyat öğretmenlerimizden ilk yazılı metin olarak tiyatro metninin Şinasi’nin Şair Evlenmesi olduğunu öğrenmişizdir. Oyununda görücü usulüyle evlenmenin yanlışlığını anlatan Şinasi, aynı anda da şeriat maskesi altında kimi imamların nasıl entrikalar çevirdiğini de değinir. Muhabbet tellallarını eleştirir.

    İlk gazeteyi çıkaran, ilk makaleyi yazan, ilk kez noktalama işaretlerini kullanan, ilk atasözlerimiz üzerine derleme yapan, ilk şiir çevirilerini yapan ve batılı anlamda ilk tiyatro eseri de veren Şinasi’dir. 1859'da yazılan, oyununu kurduğu Tercüman-ı Ahval’de tefrika etmiş. Daha sonra da eser olarak bastırmıştır.

    Sorum şu:  Erkek egemen toplumumuzda, ilk Türk oyun yazarı kadınımız kimdir? Tabii ki bir ilkimiz var. Ama bizler bu soruyu sormakta gecikmişiz. 1860 yılını ilk yazılı metin olarak baz alırsak ondan ortalama yetmiş yıl sonra Beyoğlu 1931 adlı eseri ile karşımıza Fatma Nudiye Yalçı ismi çıkıyor.

    Bu yazarımızdan ilk kez 1969'da Darülbedayi’nin 50 yılı kitabında Özdemir Nutku, sonra ,1973'te Tiyatro Araştırmaları Dergisi’ndeki bir yazısında Sevda Şener söz ediyor. ('Cumhuriyet Dönemi K.adın Oyun Yazarları' başlıklı makale- sayı:4) Yine Özdemir Nutku’nun 1985 de yayımlanan Dünya Tiyatro Tarihi’nde yine yazarımızın adı geçiyor.

    İşte bu sorunun yanıtını arayan, yazar Bilgesu Erenus “İlk kadın oyun yazarımız kimdir?” sorusunun yanıtını Özdemir Nutku’nun Darülbedayi’nin 50 Yılı kitabında bulunca, bu kez oyunun peşine düşüyor. Beyoğlu 1931 başlığıyla Darülbedayi’ye verilen ve onay alıp repertuvara alınan bu oyunu araştırıp bulmaya çalışıyor. Oyunu, geniş bir arşivi olan, illüzyonist Sermet Erkin’in Piyes Koleksiyonu’nda buluyor. Sermet Erkin bu metni devlet tiyatrolarında gözden çıkarılan metinler arasında bulmuş. Nizamettin Nazif’le evli iken yazdığı için, metni Nudiye Nizamettin diye teslim etmiş. Beyoğlu 1931, o yılların burjuvazisinin Beyoğlu’na İstiklal’e aktığı yıllar, panoramik olarak dönemin eleştirisini, ahlak anlayışını eleştiren bir toplumsal eleştiri metni.

    Araştırmaların.ın ardından yaşamı acılarla dolu bu kadın yazarımızın yaşam öyküsünden yola çıkarak Yaftalı Tabut adlı oyununu yazıyor. Bu kısa konuşmada takdir edersiniz ki bir oyunu ayrıntılarıyla incelemek mümkün değil. Merak edenler için metin H20 yayınevinden basılmış. Metni edinip okumak mümkün… Sadece ara başlıklarla bu yazarımızı tanıtmayı oyundaki, dramatik kırılma noktalarıyla ele almak istiyorum.

    İki bölümden oluşan bu oyununa Bilgesu Erenus “Kent seyirlik Oyunu” alt başlığını koymuş. Erenus 8 mart 2016'da kadınlar gününde tamamladığı bu oyun repertuvara alınmakla birlikte henüz oynanmamıştır. Aslında oyunun taslağı 2006 yılında Erenus tarafından “Kelepçeli Mahkum” başlığıyla senaryolaştırılmıştır.

    Oyun Fatma Nudiye Yalçı’nın yaşamını yedi dönem üzerinden anlatır. on yıllık aralıklarla kuşak farkları gözetilerek kurgulanan oyunun başlangıcı Fatma Nudiye Yalçı’nın ölümüyle başlar ve onun yedi farklı dönemini yansılayacak kadınlar sahnede yer alır. Tarihsel verilere göre 1904 doğumlu yazarımız 1969 yılında Bulgaristan’da ölmüştür ve sonradan şahsi eşyalarıyla Türkiye’ye getirilmiştir. Giderken uğurlayanı olmadığı gibi gelişinde de karşılayanı yoktur.

    İlk bölüm 1904-1914 yılları arasında geçer: Osmanlı’nın zor yılları jön Türkler, İttihat ve Terakki, kadın hareketleri, işçi eylemleri…Babası kaptandır ve silahı aksesuvarıdır. 1911 Trablus ve İtayanlarla savaşlar…Osmanlı’nın Afrika’da elinde kalan son toprak için savaşır. Nudiye ise şakacıdır ve yaptığı muzurluklar yüzünden ailede “şeytan” olarak yaftalanır. Babanın gelişiyle, savaşa gittiği için kırgın olan Nudiye, yeniden gideceğini bildiği için de üzülmektedir. Baba da ona “şeytan” der ama bunun altında onun zekasına hayranlık vardır. Nudiye Saint Benoit Lisesi’ne yazdırılır.(Bazı kaynaklara göre Dame de Sion diye geçiyor.)

    Bu okul rahibelerin yönetimindedir. Sınıfa ayna getirdiği ve yaptığı muzurluklarla, gülüşmelere yol açtığı için tatil olan cumartesi günü okula gelerek bin defa “Ben kötü bir şeytanım” yazmakla rahibe tarafından cezalandırılır. Artık şeytan, bu kez kötü bir şeytandır.

    İkinci bölüm 1914-1924 yıllarını kapsar. Rahibenin velisini görme isteği Nudiye’de okuldan uzaklaştırılma korkusu uyandırsa da aslında onu okuldan uzaklaştıracak olan Birinci Dünya Savaşı olacaktır. Almanlarla ittifak yapan Fransızların okulları kapatılır. Kimi rahibeler eğitimi evlerde sürdürür. Baba bu kez Anadolu yollarındadır. Nudiye artık Kurtuluş Mücadelesi veren bir ülkenin çocuğudur.  Bu kez de siyasi eğilimleri yüzünden yaftalanır.

    Üçüncü bölümde onun bu eğilimini üniversitede ona felsefe hocası söyleyecektir. Hatta onun soran ve sorgulayan tavrı hocayı hiddetlendirse de o bu kavramın tam olarak bilincinde değildir. (Bu arada bir dipnot vereyim: Mehmet Aslan önemli bir araştırmacı Nudiye konusunda onun pedagoji eğitimi almış olabileceği üzerinde duruyor. Onun 23 yaşında yazdığı Çabuk Öğreten Elifba isimli kitabına ulaşamayınca, (İstanbul’da 1927 de Ahmet Kamil Matbaasında basılmış.) Princeton Üniversitesi’nde bulunduğunu öğreniyor. Üniversitenin Yakın Doğu Araştırmaları Bölümü’nde yönetici olan tarihçi Şükrü Hanioğlu’na ulaşarak 12 Temmuz 2012'de kitabı getirtiyor.)

    Kütüphanede araştırma yapan Nudiye tam da belirli bir bilgiye ulaşamadığı için sahafa gider ve bu, onun orada ilk eşi olan Nizamettin Nazif’le tanışmasına neden olur. O toplumun, insanın ve doğanın değişebilirliği üzerine düşünmek istemektedir. Nizamettin Nazif bu kızla ilgilenip sonradan oradaki sahafa sorular sorar. Saint Benoit'nın ardından, üniversitede felsefe eğitimi gören Nudiye’nin babası iki savaşa katılmış, ailenin maddi durumu az da olsa sarsılmıştır. Yüksek dereceli memurluk teklifini redderek açık deniz kaptanlığını tercih eden babası Hüseyin Hüsnü Bey, ön yüzbaşı olarak deniz subaylığından emekli olmuştur. Birbirinden hoşlanan ikili evlenir, bu süreçte bir çocuk aldırır, evlilikleri sonlanır, (1932/33) Nizamettin Nazif (soyadı kanunu ile Tepedelenlioğlu) hapse atılır. Daha sonraki süreçte de kendi dünyasına kapanarak kitap yazar. Yazdığı ilk kitabın adı da Daktiloya Mektup’tur. Nudiye Nizamettin adıyla Resimli Ay’da yazarken, boşanınca Yedigün’de Nudiye Hüseyin adıyla yazılarını sürdürür. Nudiye outzlu yaşlarına gelmiştir.

    Dördüncü bölüm onun otuzlu yaşlarıdır ve 1934-1944 yıllarını kapsar. Artık “Kelepçesiz Mahkum” yaftasını yese de, aynı kavram o yıllarda Nazım Hikmet için de kullanılmaktadır. O yıllarda Nazım “putları kırıyoruz” kampanyasını başlatmıştır. Bir kafede Kerim Sadi, Nazım’ladır ve Nudiye’nin Nizamettin Nazif’ten boşandığını söyleyerek Nudiye’nin masasına gitmeyi önerse de o sırada “Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”yü okumakta olan Nudiye, Nazım’ı tanımaz. Tanışmanın sonunda ondan etkilenir, hatta Benerci’nin o olup olmadığını ya da intiharı düşünüp düşünmediğini soracak kadar cesaret bulur. Nazım da bu kızla ilgilenir. Nudiye artık şiirdeki esmer Melahat’tir Nudiye Memleketimden İnsan Manzaraları’nın yakın tanığıdır. O yıllar Nazım’ın hapis yılları olacaktır. Otuzlu yaşlar onun için gaflet içindeki insanların “Ameleden Adamları Mevkii İktidara Getirmek” yıllarıdır.

Beşinci Bölüm de 1934-1944 de geçer. “Sosyete ve Teknik” başlıklı çalışma için Kerim Sadi’nin bürosunda çalışmaktadırlar. Nazım’la buluşup buluşmadığını sorduğunda Nudiye “Hayır” der ama Nazım’ı okuyarak öğrenme sürecini zenginleştirdiğini açıklar. Yaptıkları çalışmanın 'İnsaniyet Yayınları'nca basılacağını konuşurlarken Hikmet Kıvılcımlı gelir. Bu yayınevi yasaklı kitapları basmaktadır. “Başınız belaya girebilir” uyarısında bulunur. O sıralarda Rus Konsolosluğunda Türkçe dersleri verip, çeviriler yapan Nudiye’ye, Hikmet Kıvılcımlı, birlikte çalışmayı önerirken