HÜLYA NUTKU nutkuhulya@gmail.com

SİZCE ETİK NASIL TANIMLANABİLİR?

 

    Gelelim izleme fırsatı bulamadığım bu oyun hakkında metne yönelik düşüncelerime: Bir üniversitenin felsefe bölümü’nde görevli bir akademisyenin

Etik Nedir? Oyununun yazarı Gökhan Eraslan

son dersindeyiz  ve bu derste gerçekleştirdiği yüzleşme, hesaplaşma durumunun ele alınıyor olması oyunun konusunu oluşturuyor. Sahnede anlatılan hikaye son derece gerçek ve karşımızdaki karakter içimizden biri…Etik kavramı açısından baktığımızda, gündelik hayatta benzeri karşıtlıkları iyi-kötü, doğru-yanlış bizler de yaşamıyor muyuz? Yazar akademisyenin çelişkisine ayna tutarken aslında o aynanın bize olan yansımalarını da dikkate almış.

            Bir akademisyen son dersinde nelerden sözedebilir? Bu müfredata dahil olan bir dersten çok, hayat dersi diyebileceğimiz, geniş kapsamlı tutulmuş bir söyleşi ama hayatın ve felsefi anlamda etiğin sorgulanmasının da, ta kendisi…Yaşamda kendi sessizliğimizden, görmezden geldiklerimizden, utandıklarımızdan, korkaklıklarımızdan, paylaşamayıp, anlatamadıklarımızdan pay çıkarmamıza neden olacak bir ders bu...

            Oyunun başında akademisyenin bir karar aşamasında olduğunu görüyoruz bizler de onun son dersinin tanıklarıyız. Karakter bize nereden nereye geldiğinin ipuçlarını veriyor. Belki de o anlattıkça izleyici gelinen noktada bilindik anları yakalıyor. Daha önce de belirttiğim gibi durum oyununun bir an’ı ele alıyor olmasının getirdiği an’da derinleşiyor. Son soru “Ne yapmalıyım?” aslında izlenen yolun son noktaya geldiği an…Eğer yaşam denilen süreç bizim seçimlerimizden oluşurken öte yandan bu süreçlere dış müdahalelerle etki ediliyorsa seçtiklerimizle, kimi yaptırımlar bizi bir dönemece yani yeni bir seçimin eşiğine getirecektir. Oyun bu noktada artık vicdanımıza yük olmaya başlayan baskıların getirdiği bir karar anına bağlanınca elinde istifa mektubuyla yaşadıklarını bizimle paylaşmaya gelmiş bir karakterin nasıl o noktaya geldiğini izleriz. İşte bu an neyin doğru neyin yanlış olduğunun tartıldığı andır. Karar aşamasıdır. Yıllarını o hocanın olduğu kadar öğrencilerinin de kendilerini, geleceklerini, toplumsal olanın ağırlığını tartıp biçtikleri andır.

            Diyelim ki bu bir ders değil, bir dostun bize içini döktüğü an olsun. Yine de bunun temelinde anlatılanların anlatıldığı mekan, kişinin mesleği, ya da derdi ne olursa olsun aradığı şey “etik olan nedir?” sorusunun yanıtıdır. Gökhan Erarslan kaygılarını karakterin üstlendiği akademik kimlik üzerinden bir sorumluluk duygusuna dönüştürmeyi başarmış.

            Oyunun  temel metaforu: su bardağı…Bir su dolu bardağı dolu ya da boş tarafından bakmanın aktarımı ile bize sunulmuş olan yaşamı  ise elma metaforu ile aktarıyor olması, oyunda çok da soyutlamalara gerek olmamasının getirdiği ekonomik kullanımı da vermiş oluyor. Çünkü etik kavramı zaten bizler için yeterince soyut bir kavram…

Çağımızın en büyük handikapı da etik dediğimiz kavramı şöyle ya da böyle tanımlayabilsek de yaşamda uygulamayı bilmiyor olmamız..Başta para, sonra mevki, en önemlisi çıkarlarımız, “aman benden uzak olsun” düşüncesi, başını derde sokmamak için susmak, ötekileştirmek, dünü unutup bugünle hesaplaşmaktan da kaçmak…Yaptıklarımız, yapmak isteyip de yapamadıklarımız, yapmayı planlayıp da engellendiğimiz daha da önemlisi geleceğe ilişkin planlarımız…Bir derse sığımayacak anlar tek perdelik bir oyun ve tek bir son derste bize sunulup, bu yaşamsal gerçeğin içinden nasıl çıkılacağının yollarını sorgulatmak…Belli ki Gökhan Erarslan toplumsal kaygıların yazarı olarak bu oyunu ustalıkla kaleme almış. Doğru soruları, doğru noktalarda sordurmayı başarmıştır. Aslında akademisyenlerin de sorgusuz sualsiz yaşadıklarının da bir eleştirisi diyebiliriz. Değerler yokedildikçe akademisyenler de acaba kendilerine özgü değerlerini giderek yitiriyor, örneğin özel üniversitelerin akademik değerleri basitleştirmesi, gençlerin istemleri ile üniversitenin uyuşmaz yapısı, üniversitenin yök’ün de katkısıyla bürokrasiye boğulması, vizeler, bitirmeler, bütünlemeler derken araştırma yapamaz hale gelmek, yaş haddiniz geldi güle güle deyip birikimi olan bir hocadan bir daha yararlanmamak üzere ayrılmak, tasarruf tedbirlerini sağlığa, sanata olduğu gibi eğitime de yansıtmak vb…

            Gökhan Erarslan kendisiyle yapılan bir söyleşide: Ülkemizde kimi insanların daha konuşmadan susturulduğunu, kimilerinin sessizliğe itildiğini, birilerinin işinden edilirken, diğerlerinin bunu seyrettiğini belirterek bunun etik olmadığının altını çiziyor. Geçmişten bugüne uzanan kültürel mirasımıza sahip çıkmıyarak tarihe ihanet ettiğimizi vurgulayan yazar haklı olarak planlı bir kültür-sanat politikamız olmadığından da dem vuruyor ve sözlerini şöyle noktalıyor; “…Oysa ki muasır medeniyetler için sanat bir ihtiyaçtır, sanat bir gereksinimdir. Ve yalnızca uygar toplumların sanatı olur. Sanatın olmadığı yerde uygarlık olmaz, barbarlık olur. Maalesef şu an gördüğümüz fotoğraf da hiç iç açıcı değil. Düşünün ki bir ülkenin yüzde sekseni hayatı boyunca hiç tiyatro seyretmemiş. Görünen o ki, barbarlığa daha yakınız!” demektir.

Oyunun finalinde olmayan ancak uygulamada finale seyircinin karar veriyor olması, benim de oyunu okuduğum zaman ilk aklıma gelen şeylerden biri oldu. Çünkü oyun, akademisyeni oynuyan oyuncunun sınıfı salon, salondaki izleyicileri öğrencilermiş gibi kabul etmesi, oyuna böyle bir esneklik sağlıyor. Oyunun yazarı Gökhan Erarslan aynı zamanda oyunun yönetmeni olarak seyircinin kararının anlamlı olabileceğini düşünmüş.

Finalin izleyiciye bırakılmış olmasını vicdani bir karar olarak görüyorum. Hatta her oyuna bir sosyoloğun davet edilip toplumsal açıdan demografik bir tablo oluşturulmasını bile önermenin güzel olabileceğini düşündüm. Akademisyenin kendisi gibi akademisyen olan eşinin üniversiteden atıldığını anlattığı sahnede, mutfakta öylece oturan eşine yaklaşamaması, aslında ona bir teselli öpücüğü kondurmak istemesine rağmen kendisini istem dışı frenlemesi çok çarpıcı bir otosansür an’ı…Çünkü bu tür duygularla yüzleşecek olgunluğa, yaşananların yanıtını  bulamadığımız için ulaşamadık. Acı ama gerçek bir sahne ve vurucu bir an bence…

            Gökhan Erarslan, sosyal deney diyebileceğim bu tek perdelik sunumda yargının Berchtyen bir tavırla izleyiciye bırakmış olmasını değerli bulduğumu söylemeliyim. Suskun seyirci kitlemiz belki bundan tedirgin olacak, belki belleğini yoklayacak ya da yaşanan bazı tatsızlıkları anımsayacak ama toplumsal ilerleme, karar mekanizmalarının devreye sokulmasıyla sahnedeki kişinin derdinin aslında kendi derdine ışık tuttuğunun ayırdına varacaktır. Türk tiyatrosu adına bu genç kalemi kutluyorum.

 

    Giderek toplumsal değerlerimizin yozlaştığı bir süreçte “etik nedir?” sorusunu gündeme getirmek, felsefeden uzak yaşamayı kanıksamış toplumlarda yeni bir tartışma alanı açacaktır.

            Yeni başlayanlar için akademide “yaşama klavuzu” basılsaydı eğer oraya şunu yazmak isterdim: “Kahramanlık yapmaya kalkma ve asla arkanı dönme! “ yazarın bu değerli saptaması üzerine bir öğretim üyesi olarak düşünürken, Çankaya Üniversitesi’nde pırıl pırıl bir hukuk asistanının hunharca, yine aynı fakültenin son sınıf öğrencisi tarafından katledilmesi haberi, bütün dünyamızı altüst etmeye yetti.

Bir öğrenci hukuk okumak için önemli aşamalardan geçmeli, Kıbrıs’ta fakülte kazan, yatay geçiş yap, sonra “kopya çekmezsem başarılı olamam” de, sonra danışman hocanı öldür. Böyle bir insanın son sınıfa gelmesi bile korkunç, hakim mi savcı mı avukat mı olacaktı? Genç bir araştırma görevlisinin görevini yaparken katledilmesi ise “Toplumda lütfen artık mesleki itibarsızlaştırmadan uzak duralım!” diye insanı isyan ettiriyor. Önce Akademisyenliğin her anlamda zorlu aşamalardan geçtiği süreçleri bilen biri olarak,  zihnimi  bir çok soru ve yanıtlarını çabası meşgul etmeye başladı.

            Biz eğitimcilerin eğitim şart dediğimiz süreçte, neyi ne kadar sorguladığımız, birbirimize hoşgörü sınırlarımız, ortak yaratmada ne kadar bireysellikten kurtulup imeceye değer verdiğimiz, yetiştirdiğimiz insanların aileleri, geldikleri çevre ve akademik yaşamın nasıl bir uyum içinde olması gerektiği konusunda ne kadar düşündüğümüz ve daha nice sorular, zihnime takılırken öte yandan da bu toplum adına yapacak ne kadar çok işimiz ve alacak ne uzun bir yolumuz olduğunu sorgulamak gereğinin ağırlığını taşımak da sorulan “etik nedir?” sorusuna “Ne değildir ki, bu hale geldik, gelebildik?” sorusuna evrilişinin ağırlığını taşımak zorunda kalıyor insan…

Tolga Çiftci Etik Nedir? Oyununun akademisyen karakteri

Yazının başlığından da anlaşıldığı gibi , şimdilerde bu soruyu soran genç bir yazar Gökhan Erarslan’ın yazdığı ve Devlet Tiyatrosu sanatçısı Tolga Çiftci’nin oynadığı , tek kişilik oyun “Etik Nedir?”den sözediyorum. Gökhan Erarslan, bir öğretim üyesi olarak benim uzun yıllardır verdiğim yazarlık eğitiminin meyva veren ağacıdır. Verdiğiniz emeğin sonucunu aldığınız zaman yaptığınız işin keyfini sürersiniz. Eğitimi süresince yazdığı metinlerle dikkat çeken Erarslan, mezun olur olmaz zaten ürünlerini vermeye başlamışdı. Market, Sonbaharı Beklerken, Paşa Paşa Tiyatro ya da Ahmet Vefik Paşa, Komik-i Şehir Naşit Bey, Vakti Geldi, Cahide ardarda gelen oyunları oldu. Oynanmamış olan Beyaz Adam Ağacı Keser’ de bir diğer oyunu…

2017 yılında kaleme aldığı Etik Nedir? Ekim 2018 de oynanmaya başladı. Oyunu henüz izlememekle birlikte Gökhan Erarslan’dan istediğim metin geldiğinde bir çırpıda okudum. Bir hesaplaşmanın oyunu olan bu metin beni çok etkiledi. 26 sayfalık bir metinde böylesine yoğunluk taşıyan bir kavramı tartışmaya açmak, üstelik gündelik yaşamın, aile kavramının, politik bakışın, kadın-erkek daha doğrusu evlilik kavramının irdelenmesi ve tartışmaya açılması bir o kadar değerli ve yüreklice ele alınmıştı. Yaşamda gözümüzden kaçan ya da görmezden geldiğimiz ve belki de sormaktan kaçındığımız bu kavram, sert bir eleştiri ile kaleme alınmıştı. Acaba içinde bulunulan durumda akademik dünyada bizler de mi değerlerimizi yitirir olduk? Biz mi etik davranamıyoruz, yoksa ortam mı buna itiyor? Sorulacak o kadar çok soru var ki…

            Belki de kurdukları tiyatronun adını GESTUS koyarak ‘toplumsal eğilim, jest’ diyebileceğimiz, bu Brecht’e özgü bu kavramın da bir arayışın ürünü olmasından kaynaklanan, iyi bir ikiliyi biraraya getirmiş: Gökhan Erarslan ve Tolga Çiftci…

            Elle tutulmayan, gözle görülmeyen bu kavramın sorgulanması, aslında olan biteni nasıl da kabullenmişlik içinde yaşadığımıza da bir göndermeydi. Zaten tiyatroda durum oyunlarını açıklarken; günlük yaşamın koşturmacası içinde sorgusuz sualsiz koşturan bireye “dur ve anı yaşa, sonra da düşün!” diyen an’ın oyunları olduğunu söyleriz. Bu anlamda bir söyleşinde Gökhan’ın, Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyununa gönderme yaparak “Durmak ilerlemenin bir yoludur” tümcesi tam da durum oyunlarının tanımlamasına denk düşüyor. Durmadan ilerlediğini sananlar, durup düşünmedikleri için kavramlarını yitire yitire bir yöne doğru yolalırlar, sonunda da adeta gergedanlaşırlar. İşte bu uyumsuzluğun egemen olduğu ortamda birey yolunu kaybeder, aslında ilerlemiyordur ve değişen çağın değerlerinin farkına varmadığı için de kavramların da nasıl bir içeriğe büründüğünü algılayamaz hale gelirler.

            Etik kavramının kökeni, Yunanca ethos sözcüğünden gelen karakter anlamını taşıyan bir sözcük, öyleyse etik toplu halde yaşayan bizler için gerek bireysel gerekse toplumsal ilişkilerimizin zamanla oluşturduğu kurallar silsilesini, ahlaki bağlamda irdeleyen, bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu araştırmamıza neden olan felsefi bir disiplin…Öyleyse herşeyden önce yaşamın araştırılmış, anlamlı kılınmış ve anlaşılır hale gelmiş olması şarttır. Büyüklerimizin “külahını önüne koyup düşünmek” dedikleri gibi kimi kavramların hayatımızda zaman zaman sorgulanması gerekmektedir. Aynı zamanda, zamanla oluşan toplumsal normlar da hayatımıza yön verir, eylemlerimizi anlamlı kılar. Toplumsal açıdan ise etik kendi kurallarını yanında getirir. Öncelikle toplumda adalet kavramının oturmuş olması, bireylere eşit yaklaşım yani ayrımcı olmamak, dürüstlük ve doğruluğu ilke edinerek tarafsız davranabilmek, sorumluluklarına sahip, hoşgörülü, laik, saygı ve sevgiye değer veren, demokratik, açık ve net, şeffaf ilişkilerin ışığında birbirinin haklarına saygı duyan, emeğin hakkını gözeten ve keyfi yönlendirmelere karşı direnen bir anlayış gerektirir etik…

            Öyleyse bu açıklamaların ışığında bireysel ahlakımızın, bencilliğimizle yüzleşmesi ya da kaçak döğüştüğümüz noktaları yakalamak ya da daha ötesi vicdanımıza uygun olmasa bile yaptığımız norm dışı davranışları sorgulamamak… İşin en ilginç tarafı da farkındalığımızla, gerçeklerden kaçmak, onlarla yüzleşmemek riyakarlığı… Kısacası çoğumuzun yaptığı gibi kaçak dövüşme yollarını seçmek…