HÜLYA NUTKU nutkuhulya@gmail.com

55. SANAT YILINDA YAZARIMIZ HİDAYET SAYIN  

 İlerliyen yıllarda yazar, köyden yüzünü kente doğru çevirir ve oyunlarında toplumsal arka planı hiçbir zaman kaybetmeden ön planda bireyi ele alan yazar birey ve aile kurumu üzerine yazdığı oyunlarda en çok ailenin manevi değerlerini yitirip maddi değerlerin ön plana geçmesiyle darbe aldığını söyler. Burada en çok erozyona uğrayan ataerkil aile düzeni içindeki baba modelidir.  Örneğin onun en çok bilinen İzmir Devlet Tiyatrosu’nda da oynanmış olan Köklerdeki Kurtlar oyunu küçük şehir insanının dramını anlatırken aynı zamanda üç kuşağın dramını yansıtır. Buradaki aile babası Osman rantla geçimini sağlayan hile hurdaya karışan bir müteahhitdir. Yazarın deyişiyle adeta batan bir geminin kaptanıdır. İkinci perdede karşımıza çıkan Kadının dramı ise sanattan vazgeçiş değil ünün kazandırdığı ve bunun getirisi olan yalnızlık duygusudur. Kişilerin her zaman yol gösterecek birine gereksinimleri vardır. Burada gençlik aşısını getirecek olan gencin yüzünün yaşama dönük olması geleceğe yönelik umudu olması bu kuşağın ileriyi aydınlatması üzerine kuruludur. Hidayet Sayın’a göre yaşanan dram aslında ailedeki sevgisizliktir.

 .

            Aynı şekilde Fiyasko oyununda da aile kavramının birlik ve bütünlük içinde olması gereken kutsal bir düzen olduğunu söyleyen yazar eğer geçmişte atılan sevgi tohumları var ise ailenin ailenin diri kalacağını, aksi takdirde ortaya çıkan iletişimsizliğin getirisinin sadece fiyaskoyla sonuçlanacağını vurgular. Bu nedenle oyunda yazar annenin ölümünün ucunu açık bırakarak kuşku ve bunun yarattığı vicdani muhasebeye yeraçmıştır.

            Yine Düş Yüklü Bulutlar oyununda, oyuncu bir erkeğin kendi düş dünyasında yarattığı bir balerin- ki aslında bu kişi geçmişte ilişki kurduğu ve sonradan bitirdiği bir ilişkinin düşlerinde yaşayan kadın karakteridir. Ancak oyunun ilerleyen sahnelerinde kapı çalındığında gelen Kadın ise daha önce düşlerinde karşılaşmadığı ama yine de kendi düşlerinin ürünü bir Kadındır. İşte böylece Hidayet Sayın bu gelen kadın yoluyla ana kişimiz erkeğin kendisiyle, daha doğrusu duygu ve gerçekleriyle hesapaşmasını sağlar. Bu adeta Erkeğin bilinçaltı dünyasıyla yüzleşmesidir. Yazarın aşk temasını işlediği bu oyun için Yunus Emre’nin bir şiirinden etkilendiğini görüyoruz. Aşk hoyrat davranışları kaldırmaz ve insanların sadece zamanı yitirmelerine neden olur.

            Uzak Dünyalar değişimin bireyde yarattığı olumsuz etkileri irdeler bunu etkileyen faktörler zaman, mekan ve kişinin temel özellikleridir. Uzun süredir görüşmeyen üç kardeşin bir sahil kasabasında buluşmalarını ele alan oyun, zenginleştikçe yalnızlaşan Kemal ile haksız kazanç peşinde koşan Zafer’in yanında üçüncü kardeş Osman’ın topraktan geçimini sağlayan huzurlu yaşamını karşılaştırır adeta…Aynı şekilde bu insanların eşleri de yani kadın karakterler farklı yönelişleriyle dikkat çeker. Maddi değerler karşısında değişen manevi değerler tartışılır oyunda…

            Tüneldeki Kelebekler tematik olarak yalnızlığı işler . Oyun yalnız bir erkeğin evine         ziyarete gelen kadınla sonlanmakta iken iki perde arasında geçen kırk yıl sonra bu kez yaşlanan ve yalnız kalan kadının evine gelen genç erkekle yalnızlık yerini yaşamla kopan bağların yeniden onarılmasına bırakır. Oyunda erkek kendisini karanlık bir tünelde oraya buraya çarpan bir kelebek gibi görür. Yaşamın dışında kalma nedenlerinden biri de oyunda yan tema olarak işlenen ölümdür.

            Ve Oyun Bitti bu oyunda ele aldığı Cemil karakteri eşini aldatmış bir karakterdir. Kendisini toplumdan soyutlamış, tiyatro oyunu yazarak çevresine kendisini kanıtlamak istemektedir. Mutsuz bir evlilik yapmış iki çocuk sahibi olmuş, sevdiği kadın için evliliğini bitirmiştir. Ancak sevdiği kadın Selma onun sürekli masa başında yazan biri olmasından yakınmaktadır ve üstelik bu evlilikten olan tek çocuklarını da kazada yitirince birbirlerine yabancılaşırlar. Ayrılık kararı Selma’nın Cemil’in tüm mal varlığını istemesi üzerine, Cemil kardeşini avukat olarak ister. Kendisi o sıralarda yeni oyununu yazmakta ve yeni tanıştığı Gamze’ye inanılmaz duygular beslemektedir. Gamze onun yeni oyununun karakteri olsa da oyun gönderdiği tiyatro tarafından reddedilir ve oyun karşılıklı aşk itiraflarını içerse de oyun Cemil’in ölümüyle bitecektir. Burada da yine düş ile gerçek ikilemi karşımıza çıkar. Gerçek Gamze ile oyunun kahramanı Gamze arasındaki benzerlik bu ikilemi vurgulamaktadır.

            Uzun Bir Hecedir Aşk yıllar önce ayrılmış olan sevgililerin biraraya gelişini ve duydukları aşka ilişkin hiçbir şey yitirmediklerini yansıtan iki kişilik bir oyundur. Oğuz, Suna’dan ayrılmıştır ancak kırk yıl  sonra onun evine gelir. Suna 13 yaşındayken tecavüze uğramıştır belki de ilişkinin sonlanmasının nedenidir bu…Her ikisi de birer evlililk yapmış ve birer çocuk sahibi olmuştur. Ama ikisi de yalnızdır. Oğuz’un ki çıkar evliliğidir onu parlementoya taşır bu evlilik 8 yıl önce de eşini yitirmesiyle sonlanır., Suna’nın ki ise sevmediği bir adamla zorunlu evlilik gibidir. Dolayısıyla çabuk biten bir evliliktir. Yıllar sonra Suna yaşadığı tecavüz travmasına karşın kendisini anlayışla karşılamak yerine onu terkeden Oğuz’u zor da olsa affedecektir. Bu oyun da kadının sorgulayan yapısı ile erkeğin kendi savunma mekanizması karşıt olarak ele alınmıştır

            Tarih konulu oyunları için Hidayet Sayın tarihte yaşananlardan yola çıkarak evrensel bir dünya yaratmak adına bu malzemeden yararlandığını söyler. Her ülkenin tarihi önce kendi ülkesini ve daha sonra dünya tarihini etkiler der. Tarihte neden-sonuç ilişkisinin kesin olduğunu yazarın bu malzemeyi alırken bir amacı olmasının şart olduğunu vurgular. Örneğin Kanlı Kuşku oyununun ana karakteri Sultan Mehmet’in iktidara geçtiği andan itibaren onu yiyip bitiren kuşkuların giderek karakterin sağlıklı düşünme yetisini etkilediğini ve karar verme becerisini kaybettiğini vurgular. Osmanlı tarihi içinde bu yüzden başarılara imza atamayan karakterin bu yanı yazarın ilgisini çeker. Bu bakış açısı aslında yazarı iktidardan çok kişinin insan olması, hırsları, bu yüzden ondört kardeşini ve hamile cariyeleri öldürtmesine kadar giden süreci işler. Duraklama döneminin yanlışlıklarının irdelendiği oyunda, Hidayet Sayın kuşkunun bireyin ruhunda yarattığı sarsıntıları sahneye taşıdığını görürüz. Tüm yaşananlar Sultan Mehmet’in de sonu olacaktır.

            Yıldırım Beyazıd’ı işlemesi, Ankara savaşı, Beyazıd’ın esir düşmesi ve psikolojisi, Timur’un hırsı ve yaşanan gerginlikler…) Taç Güç ve Suç oyununu yazması, (Roma dönemi ve Neron’u ele aldığı oyunu, iktidar teması üzerinedir. Neron’u yetiştiren Seneca’dır. Oyun Neron, Agrippina ve Sabina karakterleri üzerinden açımlanır) Ve Küller ve Tohumlar’ı yazmasında hep bu tarihi yanılgılar, savaşlar, yanlış kararlar, şahsi zaaflar, ırkçı yaklaşımlar, kitlesel kıyımlar yazarın daima ilgi odağı ve tarihsel oyunlarının kaynağını oluşturmuştur. (oyun üç ana olay dizisi üzerinden ilerler ilki tarihsel süreçte Hitler ve Gandhi’nin tarihte bıraktığı etki ve Hitler’in yabancı düşmanlığı, öte yandan bir diğer tema ırkçılık, finaldeki yangınla da vurgulanır.Gandhi gerektiğinde halkı için ölen liderdir. Küller onların ölümüyle savrulur tohumlar onların düşüncelerinin filizlenmesiyle yaşar.)

Müzeyyen Buttanrı geniş kapsamlı 1963/2008 yıllarını kapsayan araştırmasında 60 ın üzerinde oyunun değerlendirmesini yaparak temalara yönelik sınıflandırma yapmıştır. 11 alt başlıkta oyunları toplamış bunu göre şu başlıkları saptamıştır: Aile içerikli oyunlar, Kadın-erkek ilişkisi üzerine yazdığı oyunlar, Sağlık temalı oyunlar, Toplumsal Sorunları irdelen oyunlar, Farklı kültürleri işleyen oyunlar, Fantaziye dayanan düşsel içerikli oyunlar, Tarihi oyunları…

            Bunlara ilaveten şu başlıklar üzerinden Hidayet Sayın’ı çalışmak bitmeyecek gibi gözüküyor, 12- Adalet temalı oyunlar 13- Umut, coşku, kaygı, beklenti coğrafyasını irdeleyen oyunlar –ki bunları sahneleyecek ve dramaturgisini yapacak olanların mutlaka yazarın denemelerini okuması gerekecektir. 14- Yaşamın ve dünyanın sorgulanması üzerine kurulu oyunlar 15- Biyografik oyunlar…

Örneğin; Biyografik oyunlar kapsamında belki de En Uzun Gün oyununda ele aldığı 2. Dünya Savaşı’nın bir numaralı suçlusu olan Hitler’in savaşın sonuna doğru gizlendiği sğınakta yaşadığı psikolojik durum ve neler düşünmüş olabileceği üzerine kurulu oyundur…Neye kızgındı ya da artık yılmış mıydı, yoksa hala yönetme tutkusuyla mı yüklüydü ya da en büyük olma düşünden neler kaybetmişti ya da tüm bunların ötesinde resim yapma düşünden vazgeçmenin pişmanlığını mı yaşıyordu? Bu anlamda Neron’u işlediği Taç Güç ve Suç oyunu ya da Kanlı Kuşku’nun Sultan Mehmet’i ve bir diğer oyunu Yıldırım Beyazıd işlenebilir.

            Yazarın baki kalan ubbede hoş seda bırakanlar başlığı altında biraraya getirdiği oyunlarından ilk yazdığı biyografik oyun diyebileceğimiz

 Ömer Hayyam’ı ele aldığı Hayyam’ın Cenneti dışında, William Shakespeare’le ilgili olan Hoşgeldin William adlı oyunu, Aşık Veysel’i işlediği Dostlar Beni Hatırlasın adlı oyunu, bizden biri olan ozanın diğer tarihsel kişiler gibi zamanın eskitemediği iz bırakanlardan biri diye adlandırır. Dünya şairi Nazım Hikmet üzerine yazdığı oyunun adı ise Bir Yürekte Bin Sevdadır…Yazarın da isteği üzerine biyografik metinlerini değerlendiren bir çalışmayı değerli buluyorum.

            Hidayet Sayın’ın 55. Sanat yılını kutluyorum. Nice oyun, deneme kaleme alması dileğiyle…

 

 

  

Sanat yaşamının 55.yılında Hidayet Sayın için düzenlenen Vefa İstasyonu programında Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde bir araya gelen dostları yazarın sanat yaşamnı değerlendirdiler. Eskişehir’den gelen Prof.Dr.Müzeyyen Buttanrı- ki  4 ciltlik çalışmasıyla yazarımıza büyük emek vermiştir.) ve Prof.Dr.Halil Buttanrı ve Prof.Dr.Hülya Nutku,uzun yazarlık yaşamını kısa bir süreçte değerlendirmeye çalışmıştır. Geriye dönüp baktığımda, İzmir’e üniversiteye asistan olarak geldiğim yıllarda tiyatro yazarı, çevirmen ve oyuncu Suat Taşer ile aynı fakültede çalıştım. Daha sonraları Turgut Özakman’ın gelişiyle çok değerli bir yazarımızla birlikte olma şansı elde ettik. O yıllarda kentimizde yaşayan Cahit Atay da fakülteye uğradıkça yazarlarımızı tanımanın keyfini yaşıyorduk. Muzaffer İzgü’nün gülmece üzerine yaptığı bir söyleşinin ardından o da fakültemizin sevgili dostlarından biri oldu. 90 yılların başında ise Aydın’dan gelerek İzmir’e yerleşen Hidayet Sayın bu zenginliğimizi daha da arttırdı.

Hidayet Sayın’ın 50. Sanat yılında da aynı kültür merkezi’nde konuşma yapmış idim. 55.yılda da böyle bir istek gelince, bu değerli yazarımızın hakkında konuşmanın çok da kolay olmadığını düşündüm. Öncelikle Hidayet Sayın Türk tiyatrosunun en üretken yazarlarından biri, oyunlarıyla dalya yapmayı başarmış 100 ün üstünde oyuna imza atmış yazarımız…Şu sıralarda 102. Oyununu tamamlamak üzere…

Şiirleri, çocuk oyun ve öyküleri dışında, uzun bir süre okurlarıyla paylaşmadığı ama bugün artık basılı olan  denemelerini de ekleyecek olursak kaleminini hiç bırakmadığını anlamak mümkün… Hidayet Sayın’ın denemelerini önemsemek gerek çünkü o, deneme yazılarında duruşunu ortaya koymuş, topluma değerli mesajlar vermiş, yazılarının içinde, insanların kendi iç potansiyellerinin farkına varmasını sağlamış ve bu toplumun içinde bulunduğu panoramayı sağlıklı değerlendirmiş bir yazarımız... Deneme yazılarında da yaşamı paylaşan okurla geleceğe yönelik kaygıları açısından dertleşen, okuyucuya yaklaşımında aydınlık bir dünyanın neferi olduğunun farkındalığı kadar, onun denemelerinden alınacak dersler ve edinilecek çok değerli deneyimler vardır.

Hidayet Sayın için tiyatro sanatı da  seyirci ile ilişki kurarak, kendisinin tanıklık ettiği yaşam gerçeğini yansıttığı ve günümüz dünyasıyla bir paralellik kurmak adınadır.  O, anlatımında kattığı herşeyin seyircinin çözüme giden yoldaki kaynağı ve bunun getireceği sonuçları düşünmesi için yaptığını açıklar. Bu anlamda da Hidayet Sayın tiyatronun yaşamı değerlendirmekte ve anlamlandırmakta en önemli sanat dalı olduğunun bilincinde olan bir yazardır.           Hidayet Sayın yazarlığında çıkış noktası köy gerçeğini ele alan oyunlardır. Yazarlığının ilk yıllarında yetişdiği köyde tanıdığı insan modeli köylülerdir. Nesnel bir gözle değerlendirdiği köy gerçeği ona haklı bir başarı getirir ; Örneğin Topuzlu köyün kendi gerçeği içindeki traji komik yanın samimi bir gözlemle yansıtılmasıdır. Değişen yaşam koşullarına karşın köyün tutucu, gelenek ve görenekten yana olan yanları, ağalar, üfürükçülük, muska ve yobazlığın etkisi karşısında köylünün saflığı ve cahilliğinden faydalananların olduğunu vurgulamıştır. Yazar köy oyunlarında tematik olarak ilerici ve gerici olmanın karşıtlığını işler. Çocukluğunu geçirdiği Aydın’ın Karahayıt köyünde zorlu koşullara karşın mutlu bir çocukluk dönemi geçirdiğini söyleyen yazarın köyde bulunan iki radyodan birinin babasının dükkanında olması nedeniyl buraya gelip gidenleri gözlemleme fırsatı bulduğunu açıklar. Gözlemleri bizim insanımızı yansıtmada yazarın klavuzu olur.

Tiyatroya olan ilgisi çocukluk yıllarında başlayan Hidayet Sayın Karagöz-Hacivat’ın yeraldığı kendi küçük hayal perdesinde yaşamda gördüğü aksaklıkları vurgular ve sonuçta bu sevgi onu köyden 24 kilometre uzakta olan turne topluluğunu izlemeye yöneltir ve ilk kez Fermanlı Deli Hazretleri oyununda Muhsin Ertuğrul’u izler. Daha sonraları İzmir Şehir Tiyatrosu’nda Avni Dilligil’in sahnelediği Hamlet’i izler. Tiyatro aşkı Burhanettin Tepsi ve Sadi Tek gibi ustaları izlemekle sürer. Lise çağına geldiğinde İzmir Atatürk Anadolu lisesinde yatılı okuyacak ve yazma eylemini bu yıllardan itibaren sürdürecektir.

1954 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiren yazar 1960 daki uzmanlık sınavıyla çocuk doktoru olur. 21 yıl Aydın’da emekli oluncaya kadar daha sonra emekli olduğu 1981 den 1990 kadar 9 yıl daha burada hizmet verir ve 1990 da İzmir ‘e sanatla daha da içiçe olma aşkıyla yerleşir. İzmir yılları yazarın tiyatro konusunda en üretken olduğu yıllardır.

Kendisi hakkında yazılan eleştirilere olumsuz yaklaşmayan yazar, eğitici ve geliştirici olan eleştiriden yana olduğunu her defasında belirtir. Onun için “Sanat insanın yaşama döndüğü yüzüdür” ve hemen ekler “bu dönüş yaşamı yeniden biçimlendirme ihtiyacını ifade eder.” Örneğin bu bağlamda İzmir’i bir turneler kenti olarak gören yazar bu kentin şehir tiyatrosu olmamasının gerekçesini seyirciye yıkmanın haksızlık olduğunu düşünür ve geçmişten bugüne sanata yatırım yapılmamasına bağlar bu durumu şöyle özetler:

            “Tiyatro geri bildirimi hızlı olan bir sanat değildir”ve ardından ekler “İleriye dönük tiyatro yaşantısını canlandıracak girişimlerde bulunulmalıdır.” Salon sayılarındaki artışı ileriye yönelik bir umudun ilk basamağı olarak görür Hidayet Sayın…

Tiyatronun altın yılları diyebileceğimiz 63/64 lü yıllarda Topuzlu ile gelen başarı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda 254 temsilden sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oynanmasıyla artar. Ardından Pembe Kadın yazara haklı bir ün kazandırır. Karadeniz kıyılarında yaşamış olan bu kadının hikayesi kendisini terkeden kocasını kızıyla birlikte yıllarca beklemesi üzerine kuruudur. Köyde kadın merkezde de olsa, ekonomi, üretme, çalışma koşulları onun üzerinden dönse de kadın ataerkil düzenin baskısı altındadır. Bu nedenle kadın ezilir. Ataerkil düzende yalnız bırakılan Pembe Kadın’ın kızı evde kalma korkusu yaşar, kadınlardan biri ise ağaya yaranmak için kızın yani Kezban’ın kaçmasını destekler. Bu noktada Pembe Kadın’ın ailesini koruma ve kızını savunma içgüdüsü devreye girer. Oyunun senaryosunun Sefa Önal tarafından 1966 da filme çekilmiş olması ve Yıldız Kenter’in muhteşem oyunculuğu oyunun ününü daha da arttırır.

            Yine o yıllarda, 1974 de etkili olan oyunlarından biri Köşe Kapmaca köy konulu bir komedidir. Köy ebelerinin köyde söz sahibi oluşu Iraz’ın ataerkil düzende erkek kimliğini temsil eden Lokman hekim karşısında galibiyet kazanmasıyla daha umut verici bir tablo sergilenmiş olur. İzmir, Antalya, Diyarbakır’a kadar uzanır oyun…(köy turnesinde bulunduğum oyun traktör romörkunda İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçıları tarafından oynanmıştı)