ÖNCEKİ YAZILARI

AĞUSTOS 2018 EYLÜL 2018 EKİM 2018 KASIM 2018 ARALIK 2018 OCAK 2019 ŞUBAT 2019 MART 2019 NİSAN 2019 MAYIS 2019 HAZİRAN 2019

HÜLYA NUTKU nutkuhulya@gmail.com

Merkezi totaliter yapının baskıcı tutumu, insana karşı uygulanan hoşgörüsüzlük ve bilginin gözetlemeye yönelik bir tutum içermesi sonucunda birey barınma ihtiyacı gidermek için girdiği evini öncelikle güvenlik adı altında çelik kapı, alarm sistemi, otomatik panjur, camlı bölmeler ve demir ferforje parmaklıklarla donatarak kendi hapishanesini kurmaktadır. İşte sanat, bu bireyi hanesinden ya da hapishanesinden çıkarıp içimize almanın yolunu ve yöntemini sorup sorgulamalıdır.

Bireyin sıradanlaşarak, birey olmaktan çıkıp, sanal cemaatlerin, örgütlerin, düşüncelerin saplantılı adamı olmaya başlaması ve bu noktada doğru soruları sormak yerine sadece aidiyet duygusuyla hareket etmesi ve bunu besleyen cehalet cesareti bireyi, seçim özgürlüğünü kullanmadan, Biz cemaatinin adamı yapmaktadır. Önemli olan bu noktada bireye neden orada ve bu düşüncede olduğunu sorgulatma yöntemini arayıp bulmamızdır. Sanat bireye birey kimliğini kazandırır yoksa belleksizlik bir hastalık halini alır ve birey bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla kendi kabuğunun içinde kendini güvenli sanma masalının kahramanı olur.

       Burada temel yönelim bireyin, bireyselliğin ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü birey sorarsa toplum tökezleyebilir, bu nedenle bireyin sorgusuz sualsiz biat etmesi, cezalandırılmadan yaşamanı idame ettirmesi şarttır. Nerede olduğu bilinmeyen ama gözleyen gözetleyen Big Brother “Büyük Ağabey”e itaat sağlanır. Tanrıyı ima eden büyük şirketler, iktidarlar bireyin pusulası olmaktadır. Böylece insanların ruhları ve bedenleri satın alınmış olur. Standartlaştırma, tek tipleştirme ve küçük yaştan şartlandırma yoluyla birey ele geçirilmektedir. Bireyin bağımsızlığı kimlik kazanmasıyla olur. Önyargılı tarih bilinci ve bilgisi yerine soran, araştıran yapı oluşturulmasının çözümleri nasıl aranabilir?

Bu noktada bir tiyatro eğitmeni olarak çocuklarımıza yönelik yapacağımız tiyatronun tüm yaş gruplarından daha önemli olduğunu 1.Dünya savaşından sonra tüm dünyada çocuk tiyatrosuna ihtiyaç duyulduğunu gözönüne alırsak çocuk tiyatrosunun yaşı henüz bir asrı geçmiştir. Ülkemizde de henüz 100 yaşına yaklaşmaktadır. Ve sadece Cumhuriyetimizin 75.yılında (1998 de) Alaçatı’da bir Çocuk Kurultayı yapılmış, sonuç bildirgesinde de “çocuklardan onları ihmal ettiğimiz için özür dilenmiştir.” Yarını kurarken çocukların dünyalarını yakalamanın yolu ve doğru sorular üzerinden düzenlemenin ve çözümün yolları nasıl aranabilir?

Tüm dünyada televizyon denilen çılgınlık, uyuşturma, uyutma işlevini uzun süre pembe diziler, soap opera tarzı sabun köpüğü konular, anlamsız yarışma programları, popular gençlik dizileri ile işlevini yitirmeye başladığı süreçte yeni muhafazakar anlayışın getirdiği mahremiyeti ihlal eden evlilik programları, gözleme ve gözetleme programları ile en acımasız haliyle geriye döndürülmeye çalışılmıştır. Bu noktada toplumu bu uyuşmadan kurtaracak yeni piar yollarını sanat aramak ve bulmak zorundadır. Olanın eleştirisi yerine olmayanın yerine konulmasına dönük olmalıdır bu çaba…

Gelecek eğer geçmişe benzetilmeye çalışılıyorsa o zaman merkezileşmiş olan iktidarların dayatmacı zihniyetine karşılık bu düzene ses çıkarmadan kaos ortamına sürüklenmeden hiçbir şey olmamış gibi yaşayalım demek demokrasinin gelişimini baltalayacaktır. Sanatın görevi bu noktada demokratik olan nedir’i, demokrasinin ne olduğunu anlatmaktır. Haldun Taner ustanın, “ülkede herşeyin polisi var ama estetiğin polisi yok“ dediği gibi estetik olanın peşine düşmek ve ustanın dediği gibi “demokrasi çok sesliliktir ama her kafadan bir ses çıkması değil, uyumlu bir ses verebilmektir” tümcesinde olduğu gibi uyumu aramaktır, kaos yaratmak değil…Kaos içinde uyumu aramanın yöntemi ne olabilir?

Tarih bilinci bize iceberg’in görünen yüzünden çok suyun içine uzanan o büyük kütleyi kavrama bilinci vermelidir. Tarih bilinci bize perdenin önünden çok perde arkasındaki kalabalığı algılatma bilinci vermelidir. Bu yüzden toplumları manüple etme çabalarına, aşırı örgütlenme çabalarına ve buna ek olarak aşırı çoğalma, nüfusu patlatma çabalarına karşı uyanık olmak gerekir. Dünyada sürekli değişen ittifaklar yaşanmaktadır. Şekillenmeleri zorbalık yoluyla sağlama çabaları vardır ve en önemlisi bu büyük bir denetim ve gözetleme çabasıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu toplumsal itirazlara, karşı çıkışlara da yönelik bir denetlemedir.

Sonuç olarak çözüm düşünmeyi bilen insanların yol göstericiliğinde, yaptığı işi en iyi yapan sanatçıların önderliğinde gözetim dışı aykırı güç odakları oluşturabilecek sanatsal etkinliklerin sayısını arttırmak, bir yandan çıkışsızlığın resmini çizerken öte yandan çıkışın yollarını, kanallarını açabilmenin resmedilmesi gerekmektedir. “Yaşayalım da görelim” yerine şimdiden resmetmeye çalışalım.

Çünkü ülkemizde yıllardır birçok kurultay, sempozyum, panel ve seminerler yapılıyor, sonuç bildirgeleri yayımlanıyor. Her bir seksiyonun takipçileri seçiliyor ama toplantıların ardından söylenen ve yazılanlar unutuluyor. En önemlisi de parmak basılan dertlerin çözüm önerilerinden çok derdin kendisine değiniliyor. Çözüm ise revizyonla olur. Bizim toplum olarak sanatta da, kendimizi revize etmemiz şarttır ve günü gelmiş ve geçmektedir. Bunu yapacak olan da sanatçıların kendisi ve onların ortaya koyduğu manifestolarda yeralacaktır. Tıpkı ülkemizdeki arayış tiyatrolarının bir başkasının hikayesini anlatmak yerine, başka hikayelerin kuklası olmak yerine, kendi hikayelerini anlatma çabasına yönelik çalışmalar içinde oluşları gibi…Sanat için düşünen, sanatta yenilik arayan, yeni metin, yeni yazarların ve söyleşilerin ve uygulamaların peşine düşenlerin sanatı ve toplumu aydınlatmakta ışık olacağına inanıyorum.

Yine meslekdaşım Nurhan Tekerek’in, yazar Arnold Wesker’dan alıntıladığı şu sözlere parmak basmak isterim: “1. Sanat, yeterli bir tarih birikimine dayanmalıdır. Böylelikle bir ülkenin gelişmesine perspektif eklemelidir. O ülke, insani sorunlarının geçmişte de var olduğunu, daha doğrusu sorunların var olmanın doğasında yattığını anlamalıdır. Böylece toplumlar sorunların her zaman kriz demek olmadığını görecek ve anlayacaklardır. 2. Böyle bir tarih bilinci herkese verilmelidir. Tarih bilinci olan eğitilmiş insanlar aldatılamayacakları gibi, sorunlarının kriz demek olmadığını anlarlar ve kolay kolay paniğe kapılmazlar”. Sanırım sorun bu kadar hassas ama çözümlenemez değil. Sanat 21.yy’ın tek dayanağı gibi gözüküyor, şimdiden yola çıkmaya hazır sanatçılar için….

 

   Özgür Eğitim başlıklı yapıtında Joel Spring şöyle diyor: “Eğer insanlar,kendilerini etkileyen toplumsal güçlerin bilincine varırsa ve bu güçlerin üzerine düşünmeye ve böylesi bir dünyayı değiştirme amacına yönelirse öteki insanlarla birlikte değiştirilecek gerçekliği yakalar. Bilgi insanlar tarafından kullanılmaktan çok insanları kullanan birşeye dönüştüğünde eğitim bitmiştir.”

Bizler, eğer insansak, eğer insanca yaşamak istiyorsak ve eğer insana değer verilen bir dünya arzuluyorsak, tek koşul yaradılıştan ince bir ruha sahip olmaktır, bu da sanatçının özünü ortaya çıkarır, tam anlamıyla ince bir ruha sahip değilsek o zaman da bilim ve sanatlar yoluyla ruhları inceltme yoluna gitmeliyiz. Bütün mesele bu noktaya varabilme becerisidir.

Günümüz toplumu ve içinde bulunduğumuz milenyum çağı, daha geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren çok ciddi kırılmalara tanıklık etmek durumunda kalmıştır. Peter Szondy’nin de vurguladığı gibi sanat da bu ciddi kırılmalardan payını almıştır.

Kötü örnek oluşturan devlet politikaları ve siyasilerin yanlış seçimleri, tarihden hiç de ders alınmadığını göstermektedir. Tarihsel Dram (Historical Drama) adlı yapıtında, Herbert Lindenberger, insanlığın savaş denilen illetten uzak durması için savaşın acısını sonuna kadar yaşamak zorunda kalan Brecht’in ünlü oyunu, Cesaret Ana Çocukları’nı izlemek dahi yeterli olmamıştır diyerek bu ders almamanın altını çizer. Bernard Shaw ise ironik bir yaklaşımla “Tarihten ders alınamayacağını yine tarihten öğreniriz” der.

Teknolojinin ilerlemesi ile enformasyon toplumu olarak anılan bu süreç aslında kirli  oyunların, populist yaklaşımların, muhafazakarlık ve yeni sağ anlayış denilen bir anlayışın içinde, etnik çatışmalara olanak tanıyan, ırkçı yaklaşımları

körükleyen, insanları vatanlarından eden bir ortaçağ karanlığını sunarak, küresel bir patlamayı yaşatmakta insanlığa…Doğal olarak bunun getirisi de küresel terörizm, özel hayatın mahremiyetinin ortadan kalkması, taciz ve tecavüzlerde artış, gelişen teknolojinin devlet eliyle insan hayatına müdahalesine dönüştü. Hal böyle olunca toplumlar şiddet toplumuna dönüşerek, insanlığın en temel ihtiyacı güvenlik arayışı oldu. Sorun yönetim ve iktidar sorunsalı olunca sanat da bundan payına düşeni aldı.

       Türk tiyatrosunun ustası Muhsin Ertuğrul’un da altını çizdiği gibi “ülkemizde fırın açmazsanız insanlar aç kalır ölür, tiyatro açmazsanız insanlar ruhen aç kalır ve birbirini öldürür.” Şiddetin egemen olduğu bu süreçte sanat bu olup bitenlerden ne kadar uzak kalabilir ya da sanat alternatif olarak ne üretebilir? Sorusu temel sorudur, yanıtı da doğru soruyu sorarak çözüme gitme arayışıdır.

Örneğin;Tiyatro nerede yapılıyorsa oranın şimdisini yansıtır. Zaman ve uzam önemli değildir, çünkü sınırı yoktur, dostum Nurhan Tekerek doğru bir saptamada bulunmuştur.

Dünyada teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yanısıra sosyo-politik anlamda da evrilmeler yaşanmakta ve bu olumlu bir yolda gitmekten çok bireyleri gözetim altında tutan, baskıcı bir tutuma doğru yol almaktadır. George Orwell 1984 adlı yapıtı bu yapılanmanın teknik boyutu üzerine kurgulanmıştır.

Bireylerin politik yaşamda kamplaştırılmış olması aslında enfermasyon yoluyla zihinlerin bulanıklaştırılması, doğru ve yanlış arasındaki çizgiyi ayırtedemeyecek bir bulanık ortamın yaratılması ve toplumun manüple edilmesi iktidarların işine yaramaktadır. Sanat böylesine bir bilgi kirliliği içinde nasıl bir yol çizebilir? Bu da bir başka sorudur.

Sanatçılar, ütopyalarını anti ütopya ya da distopya yani kara ütopya çerçevesinde kaleme alır ve toplumu önceden uyarır noktadadırlar.

Enformasyon toplumu dedik bu konuya ilk değinen, bu kavramı gündeme getiren Daniel Bell bu teknolojinin yarattığı tehditle 1-gözetim teknolojisinin bastırılacağını 2- kayıt ve fişleme teknolojisinin yoğunlaşacağını 3-Stratejik bilgilere erişimin kontrol altına alınarak tekeller ya da hükümetler tarafından gizlilik esasına bağlanacağını belirtir.

Böylece günümüzde sizlerin de gözlemlediği gibi kıstırılan birey, insanın içinde yeralmadığı bir elektronik ortama tutsak edilerek elindeki tablet, bilgisayar ya da bir türlü kopamadığı cep telefonu yoluyla bilgi toplumu ya da teknolojik gelişimin bireyi olduğunu sanarken aslında otistik birer bireye dönüşmenin sancısını yaşıyor. İşte sanat bu insanları kendi hapishanelerinden çıkarmak, topluca katılıma yöneltmek, birlikte olmanın hazzını yaşatmak ve estetik olana ilgi çekmek için ne yapmalıdır? Bu da diğer önemli bir soru olsa gerek…

19.yy sanayi ve endüstrileşme devriminin ardından geleceğe yönelik umutlar besleyen insanoğlu, gelişen teknolojinin kendi aleyhine dönmesiyle üreten değil tüketen, satan değil sürekli anlamsızca alan, veren değil harcayan, paylaşan değil yalnızlaşan, gelecek umudunu besleyen ütopyalara sahip olmak yerine distopyaları olan güçsüz ve ümitsiz bireylere dönüşmüştür. Bu noktada bireye, birey olma potansiyelini, gizil gücünü veren sanat, bireyi bu zaaf içindeki durumundan nasıl çekip çıkarabilir? Bu da tartışılması gereken bir başka sorudur.

Eric Fromm’un da belirttiği gibi eğer teknoloji insanların arasında sinsice dolaşan bir hayalet ise bu insanları paranoyak hale getirecek, ruh sağlığını bozacak, insanların toplumu bir makine kendisini de onun dişlisi olarak görmeye başlayacak ve bu da onu otomatlaştıracaktır. Farklılıkların ortadan kalkması tek biçime doğru yönelmesi, bireylerin otomatlaşmış bir köleye, robota dönüşmesi, metropollerdeki yaşamın da bunu körüklüyor olması bireyi bunaltmaktadır. İşte bir başka soru da sanat bu otomotlaşmış, robotlaşmış bireye insan olduğunu yeniden hatırlatma yöntemi ne olmalıdır?

 Kimi ülkelerde tiyatro eğitiminin iletişim fakültelerine alınarak adeta işe yeniden başlayan bir tutumla el sıkışmak, göz göze bakabilme cesaretini aşılamak, insan insana iletişim kurma yolları adeta yeniden yaratılmaya çalışılmaktadır. İsveç’te yaşayan bir dostum insanların psikiyatriste gidip onun dizine uzanıp, saçlarını okşatmak ve bu yolla yalnızlıklarını unutmak için terapiye gittiklerini anlatmıştı. Sanat bu bağlamda bir terapi yolu yöntemi olabilir mi? Bireyleri sağıltma da hangi yöntemleri kullanabilir? Bunun da yanıtı aranmalıdır.

Bir çemberin içinde sıkışmış, karşı ütopyalar geliştirmiş bir birey için kimi yazarlar madalyonun iki yüzünü göstererek bir yandan geleceğe umut verirken, öte yandan en kötü olabilecek olana karşı kaygı ve korkularını sergilemektedir. Yazar Hakan Günday’ın da belirttiği gibi artık kimse yazarlara Pollyanna 2 yi yazmalarına teşvik edemiyecektir. Ama öte yandan tiyatro oyun yazarı Edward Bond’un da belirttiği gibi çağımızda şiddeti yazmamak asıl ahlaksızlıktır. Öyleyse bu noktada şiddet teması ile umut temasının dozu sanat eserlerinde nasıl bir yankı bulacak? Bunun irdelenmesi zorunludur.

                                                                                                                                                                                                                                                                   İÇİNDEKİLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sanatta Doğru Soruları Sorabilmenin Önemi