HÜLYA NUTKU nutkuhulya@gmail.com

Gelin biz bu noktaya gelindiğinde tiyatroya bakalım: Belki de bu salgın sırasında normale geçişte, darbeyi en çok hisseden tiyatrolar, konserler, sinemalar, eğlence yerleri oldu. Bu durumda yazarların yazıdan çıkacak tema ve yorumlarının başlıkları şunlar olabilir ;başta mesafeyi korumanın iyiliği, ölüm korkusu, birbirimizin bulaştırıcısı olma yani sağlık teröristine dönüşmek, temel hakların kısıtlanması, bir virüsün ilahiyatı bile ele geçirmesi, salgının insan acımasızlığının ürünü olması, doğaya uygulanan şiddet, insanın sermayeye hizmet etmesi ama sermayenin insanı sevmemesi…

        Öte yandan bir başka sorun da yalan ve siyaset ilişkisinin gündemini koruyor olması, bunun kimi toplumlarda performatif şiddet yoluyla zorla yaratılmaya çalışılanların gerçek olarak sunulma çabası…Yalanın karşıtlığının dürüstlük olduğunu söylersek, doğru bilineni değil, başka bir kılığa büründürdüğü doğruyu öne sürerek, kişileri aldatma yolunu seçmesine yalan haber denir. Yalan, yanlış ise, hakikat, doğru etik olandır. Antik dönemin masum yalanları, çağımızda modern dünyada örgütlü yalana dönüşmüştür. Üstelik tarihsel yazımlardaki çarpıtmalar, imaj üretimine katkı sunanlar, bu imaj üzerinden manüple edenler, medyanın yandaşlığı, eylem ile yalan arasındaki ilişkinin ayırt edilemez hale gelmesi giderek, siyasetin felsefesine dönüşmekte…”Dur bakalım ne olacak?”, “Bekleyelim, etkisi nasıl olacak?” pasif düşüncesi yalanın boyutlanmasına olanak tanımaktadır. Arendt’in dediği gibi “hakikat ve siyaset uyuşmayan kavramlar”dır. Çünkü yalan kolaydır, yalan aldatıcıdır bu yüzden yalan çekicidir, yalan bir süreliğine mutlu da edebilir.

İnsanların kendilerini güvenli bir yerde bulma ihtiyacına karşılık, üstelik bu noktada yaşananları bilmek, tanıklık etmek ihtiyacına karşılık, kaypak bir zemin oluşturan farklı kanaatların oluşması, belleksizlik, yaratılan tekinsiz ortam insanın gerçek ile yalan arasında gidip gelmesine neden olmaktadır. Yalanların siyasi çekişmelerle beslenmesi, önyargı, karşı tarafı dinlememek, çıkara dayalı kör inanç, politika sözcüğünün temelindeki poli ve tika sözcüklerinin oluşturduğu çokyüzlülüğe adeta hizmet etmektedir. Geçmişte söylenen yalan, yalanı söyleyeni bağlarken ve gerçeği değiştirmezken, günümüzde kitlesel ve manüple eden yalan, gerçeği zedelediği gibi “kırk kere yalanın tekrarı” gerçeğin yerine konma çabasına da hizmet eder.

Yalan imaj ve algı yaratma yolu kimi kez içinde şiddet olgusunu da barındırır. Üstelik üretilen yalan çıkarlarına dokunan gerçeği çarpıtmak istenenler tarafından yaratılan bir olgudur. Hatta bu tarihsel olgulara dahi müdahale etme cüretkarlığı da içerir. Dünyamızı saran dev çıkar gruplarının örgütlü imaj üretme çabalarını da işin içine katarsak tehlikenin boyutları daha da genişler. Hakikatı söyleyenlerin düşman ilan edildiği bir süreçtir bu…Yalan söyleme taktiği tüketim toplumlarının şekillendirdiği bir yönteme dönüşür. Ama yine de Arendt’in dediği gibi “ikna ve şiddet hakikati yok edebilir ama onun yerini alamaz.” Temelde kayıtları ve belgeleri o toplumdan silmek mümkün değildir. Ayrıca sanat ve özellikle de tiyatro da bu gerçek hikayeleri ardarda anlatmaya hazırdır. Sanatın, tiyatronun işlevi de Max Reinhardt’ın dediği gibi “ Tiyatronun görevi gerçeği gizleyen örtüleri kaldırmak”tır.

Bu noktada bir yalanın, diğer bir yalanın, yalanını ortaya çıkaracağı gerçeği de unutulmamalıdır. Kapitalist hegemonya düzeninde topluma egemen olan Derrida’nın deyişiyle “tekno-medyatik simulakr makinesi”dir. Böylece topluma yalan ve doğru arasındaki kavramı yakalaması güçleştirilir. Günümüzün post modern anlayışı da günümüz felsefesi içinde de sorgulamanın gereğini ortaya çıkarır. Yapı bozumu, yapı sökümü gibi kavramların, kurgusallık, montaj-kolaj kavramlarının tartışıldığı bir yüzyılda olduğumuz gerçeği de bu duruma eşlik etmekte midir? Yalan günümüzde kendini eylemle gösterir ve performatif bir hal alır, bu da söyleyenin niyetiyle doğru orantılıdır. Karşı koymanın yolu irade ve bilinçle gelişecektir. “Devletin yüce çıkarları ne gerektiriyorsa o doğrudur.” şeklindeki bir anlayışın yalan mekanizmasını körükleyen bir yanı vardır ve aşırı politikleşmeyi beraberinde getirir. Kimi zaman cemaatlerin anlayışlarına göre yönlendirilen yalanlar, kimi zaman dine dair, caiz mi arayışının ardındaki olmayan ayetler üzerinden pompalanan yalan yanlış dini bilgiler, iktidar erkini korumak adına sürekli muhalefete yönelik kimi yalanlara başvurma, komplo teorilerinin eşlik ettiği ses kayıtlarının yok edilerek farklı yönlendirmelere gidiş, işte tümü devletin bekası sözcüğü üzerinden yönlendirilmekte, pandemi döneminin gerçek -yalan arasındaki ilişkinin tarih kitapları okunarak, belgesel tiyatro metinleri okunarak, bireylerin kendileriyle yüzleşmeleri kadar, geçmişle de yeniden bir yüzleşme süreci olarak geçebileceğini düşünüyorum.

Sonuç olarak Harrari’nin hayvanlarla başlayan Homo Sapiens adlı eserinde insanoğlunun dünyaya egemen oluşu süreci Homo Deus’ta insanlığın ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallığın peşinden gittiği yolculuğunda insanın bambaşka bir türe doğru evrilişini anlatıyor. İnsanoğlu hümanizm rüyasını gerçekleştirmeye çalışırken aslında kendi sonunu mu getiriyor? Tarih boyunca gelişen insanlığın mutluluk seviyesinde ise orantılı olarak kayda değer bir artışın olmamasını düşünmemiz gereken günlerden geçiyoruz.

Virüsü fiziksel bir sınav olarak değerlendiren Güney Koreli yazar ve kültür adamı Byung-Chul Han’ın şu sözleriyle noktalıyalım: “ (…) Kendimizi tatmin ettiğimiz inancıyla kendimizi sömürüyoruz. (…) Kafka, öz-sömürünün paradoksal mantığına dikkat çekmiştir ;

            Hayvan, kırbacı efendinin elinden çekip alır ve efendi olmak için kendini kırbaçlar. Neoliberal rejimde insanlar böylesine saçma bir durumdadır. İnsanlık, özgürlüğünü geri kazanmalıdır”. Tıpkı Samuel Beckett’in “Godot’yu Beklerken” oyunundaki Lucky ve Pozzo ilişkisindeki efendi- köle ikilemi ya da Jean Genet’nin “Hizmetçiler” oyunundaki hanımefendi- hizmetçi ilişkisindeki gibi…

 

 

 

         2000 yılına girişimizi hatırlıyorum, millenium coşkusu içinde bir yüzyılın bitip yepyeni bir yüzyılın gelişini kutlamıştık. Geçtiğimiz yüzyıl , 19.yüzyılda gerçekleşen sanayi ve endüstrileşme devrimiyle birlikte; bilimin, teknolojinin atılım göstermesiyle 20. yüzyılda  aya gitmeyi bile başaracaktı. Aslında modern tiyatronun da adımları 19.yy da Strindberg’le beraber atmıştı. Ancak modernizm sözcüğü ile yola çıkan 20.yy, kendisini postmodern sürece evrilmeye doğru götürdü. Her iki kavramın da çokça tartışıldığı bu dönemde insanlık iki dünya savaşına tanıklık etmenin de acılarını yaşadı.

I.ve II. Dünya Savaşı, tiyatroda kendini politik tiyatro ve Brecht’in Epik Tiyatrosu ile ifade yolu bulurken, öte yandan da savaşın getirdiği saçma fikri, tiyatronun bir yandan absürd tiyatro ile tanışmasına neden oldu. Yoğun geçen bu 20.yüzyılın ardından, insanlar daha dingin bir dünya, tüm teknolojik gelişmelere karşın nükleer santrallere, Hes projelerine, G5 baz istasyonlarına, küreselleşmenin getirdiği sorunlara, buzulların erimesi, ozon tabakasının yırtılması, doğal afetlerin artmasına karşın, gelecek yüzyılı doğaya önem veren, ekolojik dengeyi korumaya çalışan bir bilinci de ön plana çıkararak daha dingin geçireceğini ummaktaydı.

Belki de post truth (gerçek ötesi) bir sürece girerken gerçek olanla, sanal olanın tartışıldığı, tiyatroda performansın öne çıkarıldığı, teknolojinin de sahnede yerini aldığı, tiyatrolarda yüzyıllardır süren yazar egemenliğinin yerini oyuncunun hünerine bırakmasının ardından 20.yy yönetmenlerin çağı olarak anılacaktı. Aslında yeni yüzyıla giderken, kavramsal olarak yabancılık çekilen dramaturg kavramı öylesine önem kazanmaya başladı ki, anlatacak hikayesi olan tüm tiyatrolarda anlatılandan çok anlatının nasıl yorumlandığı öne geçmeye başladı. Yani ne anlatıldığından çok, nasıl anlatıldığı önem kazandı. Bu da yorumun önemini ortaya çıkardı. Hatta klasiklerin bile çok değişik yorumları üzerinden tartışmalar anlam kazandı.

Hız çağı ve zaman kavramının ivme kazandığı süreçte, ütopyaların yerine distopyalardan sözedilmeye başladı, kurgusal anlatılar, bilim kurgu filmleri, bu filmleri aratmayacak 11 Eylül saldırısı 2001 yılıyla, 21.yy’ın ağır yaşanmasına, terörün ön plana geçmeye başladığı bir süreç olduğuna ilişkin ilk işaretini verdi.

21.yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden Yuval Noah Harari ilk kitabı olan  Sapiens’de önemsiz bir hayvandan dünyanın efendisine dönüşen insanı ele alırken, ikinci kitabı Homo Deus’da insanoğlunun ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallığın peşinde olduğunu vurguluyor. Bilgisayarların, robotların hakimiyetini sorgularken, yalan haberlerin üstümüzde yarattığı şaşkınlığı ve seçme özgürlüğümüzü giderek yitirmekte olduğumuz tehlikesine değiniyor. Gerçeği kurmacadan nasıl ayıracağız? Dünyayı nasıl anlamlandıracağız? Yeni gelen çağda ne tür becerilere ihtiyacımız olacak? Dünyanın içerdiği dertleri içe kapanma, milliyetçilik ne kadar çözebilir? Sorusunu gündeme getiren Harari tartışılırken 20.yy’dan bize kalan sorunlar özellikle eğitim sistemini sorgulamamıza da neden oluyor. En önemlisi de Harari insanoğlunu 21.yy’ın ekonomik değeri olmayan bir türe dönüştüreceğini söylüyor ve bu yüzyılın insanoğlunun hayatta kalma mücadelesiyle geçeceğini anlatıyor.

Küreselleşme, çok kültürlülük varolan mozaiği bozarken, sınırların kalkması, göçlerin artması 21.yy’ın yükünü ağırlaştırıyor. Bilgiye hızlı ulaşım ve yaşam boyu eğitim kavramları öne çıkıyor. Bence en önemlisi İoanna Kuçuradi’nin vurguladığı gibi “değerler eğitimi” verilmesi, kaybedilen insani değerlerin kazandırılmasının şart olduğu düşünümelidir. Harari’ye göre de alçakgönüllük, ahlak, maneviyat, sanat ve yaratıcılık hiçbir ırkın milletin tekelinde olamaz, çünkü insanoğlunun evrensel DNA’sında bulunan bir özellik, sağduyu ve sorumluluğun da insanoğlunu savaş çığırtkanları ve kaos yaratmaya çalışan terörü yok edebileceği umudunu taşıyor.

Harari’ye göre insanoğlunun kendisi “post truth” bir varlık, çünkü artık insanlar gerçek ötesi yalan haberlerle donatılıyor, kurgusal bir dünya içinde kimi dogmalara, dini inançlara sığınıyor. Bilgi obezliğine karşın cehaletinin sınırlarının farkında değil. Kimi zaman bildiğimizi zannettiğimiz şeyler aslında toplumun bilincinde oluşmuş bilgilerin toplamı, bilgisel yanılmalarımız var. Üstelik similasyona dayalı veriler bizi başka dünyalara taşırken, öte yandan kendi beynimizin kurgusuyla baş başa kaldığımız noktalar var. Aslında kendimizi yeniden yeniden var etme gereksinimi duyduğumuz bir sürece giriyoruz.

İşte Harari belki de Sapiens ve Homo Deus’la başladığı anlatımını “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” kitabında, sadece distopik öngörüde bulunmak yerine önerilerde bulunmayı yeğlemiş gibi gözüküyor. Sorunların milletlerin değil, dünyanın sorunu olabileceğine değinirken, öte yandan insana olan güvenini, yaşınız kaç olursa olsun, kendinizi yeniden yaratabilirsiniz önerisinde bulunuyor. Homo ludens (oynayan insan) Homo faber (çalışan insan) Homo Sapiens (Düşünen insan) Homo Deus (Tanrısal İnsan)a…ulaşılan nokta bu mu?

İnsanların politik zorluklar yaşayacağına değiniyor. Bir yanda çaresizliği yaşarken öte yanda umudunu hiç yitirmeyecek. Bir yanda direnç gösterirken öte yanda gerçeği araştıracak. Her zaman teknolojik sorunlarla da sınanacak.

Dünya ekonomisinin tek pazara döndüğü bu 21.yy’ın ilk 20 yılında, mülteci akını da bağımsız ekonomi politikalarını kısıtlamakta, dıştan gelen şoklar ülkelerin ekonomisinde deprem yaratıyor. Ekonomik krizler etkili oluyor. Öte yandan iklim değişikliği, doğanın düşüncesizce tahrip edilmesi, çevre kirliliği ve dünyadaki nufüs patlaması sonunda geldi pandemik bir salgınla 21.yy’ın 20.yılının gündemine oturdu.

Covid-19 dan ölen ve torunlarına “hoşça kal” diyemeyen dedeler ve ninelerin

vedası tablosu İspanyol ressam Juan Lucena,Jerez de la Frontera tarafından yapılmış

 

Kovid 19 un 21.yy’a getirdiği en büyük ders insanoğlunu savunmasız hale getirmesi, artık insanların daha kırılgan olduklarının bilincine varmasına neden oldu. Bu noktada Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, dünyayı nasıl gördüğünü şu cümleyle açıklıyor: “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu” Bu cümleden yola çıkarsak, başka bir yazının konusu olur. Ancak Byung-Chul Han, bu koronavirüs’ün gözetleme rejimleri, biyopolitik karantinalar dayatması, özgürlüklerin kısıtlanması, hazlara son verilmesi, kitlelerin histeri ve korkularına dayanan bir ortam yaratması, insaniyetin yoksunluğu ya da sınamasına ilişkin endişeleri ortaya çıkarıyor.

                                                                                                                                                                                                                                                                   İÇİNDEKİLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni düzen Yeni Çağın getirdikleri